6 Eylül 2013 Cuma

İsimsiz, 2013

24 Ağustos 2013 Cumartesi

“Gönlüm bulandı”

5 Ağustos 2013 çok önemli bir tarih ülkemiz için. Bir sap naneye müebbet verilen tarih olarak yer etti benim hafızamda. 4 yaşında baba oyunlarına hasret, cin gibi bir oğlan çocuğuna verilen müebbetimsi... İngiliz modacı Vivienne Westwood’un bir söyleşisine rastladım geçenlerde beyaz camda. İlk bakışta aykırı olarak algılansa da; tasarımlarının, üretiminin arkasına sağlam bir hayat felsefesi kurmuş modacılardan Westwood. Ülkelerin, dünyamızın gerçek sorunlarına duyarlı siyasetçiler tarafından yönetileceği günleri görmek istiyorum, diyordu sohbet sırasında. Ben de.

AHLAK EVRENSELDİR*
(*İnsan İnsana Sohbetler I Doğan Cüceloğlu, Polat Doğru, Final Kültür Sanat Yayınları)

DC: Bugünkü konuğum bir düşünür. Adı, Ahmet İnam. Felsefeci değil, filozof. Yani tahmin edebileceğiniz gibi tuhaf bir adam. Bu tuhaflığın içinde sohbetimizin dinamik ve zevkli olacağına inanıyorum. Ahmetçiğim hoş geldin.
Aİ: Hoş bulduk Hocam.

DC: Tahmin edilebileceğiniz gibi konumuz yaşam ve felsefe. (…) Şimdi iki tane sorum var: Bir, neden ODTÜ elektrik mühendisliği? Önce bunu netleştirmek istiyorum, ondan sonra da neden felsefe?

Aİ: (…) Ben biraz şanslı olduğumu düşünüyorum. Çünkü liseyi bitirdiğim zaman felsefe okumayı değil de tıp okumayı düşünüyordum. Ama yıllardan beri, yabancı dilden okuyamamak gibi çok büyük bir sorunum vardı. Senelerce İngilizce okuduk ortaokulda ve lisede ama doğru dürüst bir gazete, bir kitap okuyamıyordum. Sonra, Ortadoğu diye bir yer varmış Ankara’da orada İngilizce eğitim yapılıyormuş, dediler. Tıbbı yok. Neyi var? Mühendislik. Peki. Yani İngilizce öğreneyim diye mühendis oldum.

Kendi kendime dedim ki mühendisliğin de herhalde insanı anlama uğraşına bir katkısı olsa gerek. Aslında biraz da öyle oldu. O nedenle belki genç öğrencilere, her meslekte kendi özlemlerine dair bir şeyler bulabileceklerini söyleyebilirim. Yani istedikleri olmuyorsa o kadar yıkılmasınlar. Mesela ben, mühendislikte bir takım matematik formüllerinin, makinelerin, motorların içinde bile motorla ilişkiye giren insanı anlamaya, o insanı tanımaya çalışıyordum. Onun için belki iyi bir öğrenci olamadım ama sanıyorum bu beni çok düşündürttü ve mühendislik eğitimi bana müthiş bir ufuk açtı.

Benim birçok felsefeci arkadaşım bir konuyu çok zahmetli ve zor öğrenirken, ben mühendisliğin verdiği o görme, anlama biçimi ve farklı bir deneyim alanından gelmenin avantajı ile problemleri çok çabuk kavrama şansı buldum.

Prof. Dr. Ahmet İnam ve kedisi felsefe molasında, Kişisel Arşiv
 
“Mühendisler hep sonuca bakıyorlar. Bense teoriyi merak ediyordum. “

DC: Peki sonrasında felsefe nereden çıktı? Şu söylediğinize bakılırsa siz elektrik mühendisi olarak gayet mutlu devam edebilirdiniz.

Aİ: Evet. Ama maalesef çok mutsuz oldum. Mühendisler hep sonuca bakıyorlar. Bense teoriyi merak ediyordum. Bu motor böyle ama bunun teorisi nedir acaba? Asıl sorunum insanı anlamaktı zaten. Ve dolayısıyla epey acı çektiğimi de söyleyebilirim.

“Yavaş yavaş kadim Yunan düşüncesine indiğim zaman anladım ki ahlak dediğimiz şey yaşamanın kendisidir”

DC: Sizinle ilgili okuma yaparken çok dikkatimi çeken bir konu oldu. Biraz ondan bahsedelim istiyorum. Edep kavramıyla ilgili görüşleriniz var, onları biraz paylaşabilir misiniz?


Delfi Tapınağı, Yunanistan
Aİ: Ben ahlak konusunda uzun yıllar çok olumsuzdum. Çünkü “ahlak”ı yaşlı başlı, artık tamamen kendini bırakmış; yaşama sevinci duymayan, hayatı yaşayamayan, “bu yasak, bu ayıp, bu günah,” diye devamlı ceza ve yasak koymaya çalışan insanların ağzından çıkan bir söz olarak anlardım. Edebi de öyle anlardım. Bu adamların hayattan hiç zevk alamadıkları için ikide bir böyle ahlak da ahlak diye bizi rahatsız ettiklerini düşünürdüm. Sonra yavaş yavaş kadim Yunan düşüncesine indiğim zaman anladım ki ahlak dediğimiz şey yaşamanın kendisidir. Yani, “Ne yapmalıyım, nasıl yaşamalıyım?” sorusu ile girilen alanın adı ahlaktır. İşte burada güzel insan olmak da edepten başka bir şey değildir. Ahlakın görece olduğunu düşünmüyorum. Bence ahlak evrenseldir. Belki edep için görünüşte farklı bir şey söylenebilir, çünkü bir kültürde edepli olan öbür kültürde edepsizdir, ama gene de bütün kültürlerde ortak edep kuralları vardır.

DC: Çok önemli bu söylediğiniz. Çok önemli.

Aİ: Aslında bunu ampirik çalışmalar da göstermiş. Kültürler arası evrensel bir özelliktir ahlak. Eski Moğollar’dan tutun da Avustralyalı Aborjinlere kadar ortak insan olma değerleri var.

“Saygı, sevgi mesela; bunun kökeninin hayvani bir şey olduğunu düşünüyorum.”

DC: Öyle mi?

Aİ: Evet, felsefede ahlak göreceli bir şey değildir. Bütün insanları kuşatır ve her kültürde ortaktır. Yani saygı, sevgi mesela; bunun kökeninin hayvani bir şey olduğunu düşünüyorum. Hayvanları da kucağımıza aldığımız zaman anlıyorlar sevip sevmediğinizi. Bu bedenlerin karşı karşıya gelmesiyle de anlaşılabilecek bir şeydir.

DC: Gazetedeki köşe yazılarınızda edepli olma ve edepsiz olma üzerinde epey duruyorsunuz ve orada çok önemli bir şey söylüyorsunuz: “Edep, hayatta belli bir duruşta yaşanan anlam yaşantısıdır. İnsanlara edepsizlik yaparak onları edep yoluna sokamazsınız. Hoyratlık, hoyratlıkla önlenemez. İnsanları sille tokat döverek, onlara baskı uygulayarak, doğru sandığınız yola onları sokmak kadar edepsizce bir yol düşünemiyorum,” diyorsunuz.

Aİ: Doğrudur Hocam.

DC: Akla, edepli bir nesil yetiştirmekle ilgili bir yol arayışını getiriyor!

Aİ: Çok güzel. Elbette bunun bir takım teorik gerekçeleri verilebilir, ama benim sezdiğime göre hayatımızda hepimizin rahatlıkla bulabileceği ve edebi bize gösterebilecek en temel değer ve duygu saygıdır. Şimdi öğretmenim beni adam etmek için sürekli azarlayıp, aşağılayıp, dövüyorsa, yani bana saygı duymuyorsa ve ben bunu anlıyorsam, o zaman benim ona saygı duyma olanağım kalmaz ve beni edep dairesi içine hiçbir zaman sokamaz. Saygı duymak, o kadar net ve sahici bir şey ki orada numara yapamazsınız. Efendim hoş geldiniz, nasılsınız ile olmaz. Ne çocuklar, ne hayvanlar yemiyor bunları.

“Edepli insan yanlışlara isyan edebilmeli”

DC: Anlıyorlar değil mi?

Aİ: Anlıyorlar. Bu adam numara yapıyor diyorlar. Saygı gösteriyor taklidi yapamazsınız. Bütün nörofizyolojik yapınız bunu ele veriyor. Ve ufacık bir çocuk da bunu anlar. Siz saygı duymuyorsanız karşı taraftan saygı beklemeniz anlamlı değil. Ancak baskı yapabilirsiniz. Biz eğiticilerin yaptığı büyük hatalardan biri de çocuklara saygı duymamamız ve böylece öz saygının oluşmasına engel olarak gelişmesini besleyemememizdir. Bir insanda öz saygı, kendine olan saygı yoksa o insanın hiçbir şeye saygısı olmuyor. Hiçbir değerin arkasından gitmiyor. Hiçbir zaman edepli insan olmuyor. Biz sanıyoruz ki uslu, boynu bükük, sözünü dinleyen insana edepli denir. Edepli olmak bu değil ki. Edepli insan yanlışlara isyan edebilmeli, gerektiğinde çatır çatır büyüklerle –elbette saygı ölçüleri içerisinde- tartışabilmeli, kendini gösterebilmeli.

DC: Kendisine saygısını da o şekilde korumuş olur. Ahmetçiğim sen bu tartışma içerisinde benim için çok önemli bir kavram ayrımı yapıyorsun ve “Yaşamayı bilmeyen kültürün yaşam gücü olamaz. Herkes şu ya da bu biçimde değerlerle yapıyor, oysa değerleri yaşayanlarımız pek az,” diyorsun. Burada değerlerle yaşamak ile değerleri yaşamak arasında çok önemli bir fark gösteriyorsun.

Aİ: Evet, çok önemli bir fark var. Maalesef değerleri yaşayamıyoruz Hocam. Çünkü birbirimizi hep araç olarak görüyoruz. “Mehmet Bey, komiser muavini, lazım olur,” diye defterimize yazıyoruz. “Hüseyin Bey, acilde çalışıyor, hastaneye işimiz düştüğü zaman lazım olur,” diyoruz.

“Kant’ın temel ahlak ilkelerinden biri, “Hiçbir insanı araç olarak görmemelisin”dir. Her insan kendi başına bir amaçtır”

DC: Bu içimizde yaşayan, çevremizin bir gerçeği değil mi?

Aİ: Evet, herkesi manipüle edilecek, elimizin altında tutulacak araçlar olarak görüyoruz. Oysa bizim yüce filozofumuz Kant’ın temel ahlak ilkelerinden biri, “Hiçbir insanı araç olarak görmemelisin”dir. Her insan kendi başına bir amaçtır. Her insan kendi başına bir değerdir. Ben Ayşe’yi yatağa atmak için seviyorsam, o bir araçtır. Ama  Ayşe’yi Ayşe olduğu için seviyorsam; biraz hafif anlayışı kıt olabilir, ne bileyim ama o benim Ayşem’dir, yani mübarektir, derim. Ve ben Ayşe’yi Ayşe değeri üzerinden seviyorum demektir.  Yani Ayşe ile bir iş yapacağım ya da onu kullanacağım diye değil.

Mesela iyiliği de bana iyi desinler diye yapıyorsam, başkalarının yanında dilenciye para veriyorsam veya bir yere yardım ediyorsam, herkese böyle mütebessim, anlayışlı görünüyorsam, ama amacım başka bir şey ise, “Benim hakkımda ‘ne kadar iyi bir insan” desinler de şu makamı elde edeyim,” ise gene aynı durum var.

DC: Sevgili Ahmet İnam, şöyle bir cümle kullanıyorsun: “Çağımızın en büyük sorunlarından biri anlam sorunudur.” Şimdi bu konuştuğumuz çerçeve içerisinde değerlendirince, bir insan bütün yaşamı boyunca kendi yaşamını, kendisini ve diğerlerini araç olarak görüyorsa, bir anlamı bulamayacağı görülüyor. Çok etkileyici, konuştuğumuz kavramlar heyecan verici. Aslında konumuz yaşam, insan  ilişkileri.

(…) Burada benim göstermek istediğim bir şey vardı. İnsan ilişkileriyle ilgili bir kör noktamız var. Asansörde komşu biniyor, birbirimize bakıyoruz. Bir şey söylemiyoruz, dönüyoruz. Sanki aramızda iletişim yokmuş gibi. Hâlbuki mesaj alışverişi var. Bu noktada insanların birbirini anlaması konusunda sizin “Anlamayı anlamazsak, yazık olur bu hayata,” sözünüz karşımıza çıkıyor. Böyle diyorsunuz değil mi?

“Anlamak bana öyle geliyor ki çok ekobiyolojik bir hadisedir. Kökeninde çok bedenseldir ve etkileşime dayalıdır."

Aİ: Evet, öyle diyorum. Biz bu konularda belki çok büyük düşünür çıkartmamışız ama şairlerimiz var. Mesela Gülten Akın’ın o çok bilinen dizesini söyleyerek başlayayım: “Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya…” Aslında birçok insan bunu söylüyor. Bırakın ince şeyleri anlamayı, çok kalın ve kaba şeyleri bile anlamama eğilimi galiba yaygın. Ama anlamak bana öyle geliyor ki çok ekobiyolojik bir hadisedir. Kökeninde çok bedenseldir ve etkileşime dayalıdır. O sizin anlattığınız deneyim çok müthiş bir şey olsa gerek. İki canlı varlığı bırakın, belki canlılarla cansızlar arasında bile böyle bir etkileşim var. Nerede etkileşim varsa, orada bir anlamda iletişim zaten var. (…) Belki de bu akademik olarak incelenmiştir ama ben kendi düşüncemden şöyle bir sonuca varıyorum: Hepimizin etrafında bir iletişim alanı var, elektromanyetik alan gibi bir şey. Dolayısıyla belli bir mesafede birbirimizin etki alanına girdiğimiz zaman zaten duyuyoruz. Mesela ben sınıfta tek başıma olsam ve pencereden bakıyor olsam, kapıdan birisi girdiği zaman onun yüzünü görmesem bile varlığını hissettiğim anda etkileşim başlıyor. Dolayısıyla o bir çeşit iletişim anlamına geliyor. İşte buradan yola çıkarsak anlama meselesi çok önemli oluyor. Sanıyorum yaşadığımız dünya, sadece hayatta kalma amacıyla bizi birbirimizi anlamaya zorunlu kılıyor. Yani mesela, patronumu nasıl anlarsam işimde ilerleyebilirim, şef muavini olabilirim? Ya da hocamı nasıl anlarsam doktorayı kurtarabilirim? Veya eşimi, sevgilimi nasıl anlarsam onunla iyi geçinebilirim veya yatağa atabilirim? Hep böyle bir anlama yaklaşımı var.

“Felsefe bu topraklarda ortaya çıktı. Felsefeye temel olacak çok zengin bir dil ve edep birikimi var. Felsefe bu ülkeye gerekli”

DC: Siz çok enteresan bir tanım yapıyorsunuz: “Tamircinin anlayışı gibi,” demişsiniz. Tamirciye bozuk makine geliyor. Şurası bozuk diyor, tamir ediyor ve gerisiyle ilgilenmiyor. Bu makinenin işleyişinin arkasında yatan temel prensipleri, felsefeyi adam bilmiyor. Yaşamımızda da kendimizi veya karşımızdakini anlama, yani felsefi görüş burada başlıyor aslında, öyle değil mi? Ayrıca burada çok enteresan bir şey söylüyorsun: “Felsefe bu topraklarda ortaya çıktı. Felsefeye temel olacak çok zengin bir dil ve edep birikimi var. Felsefe bu ülkeye gerekli,” diyorsun. Şimdi ben düşünüyorum; felsefe bu topraklarda çıkmışsa, dilimizde varsa, neden yaşamımızda yok?

“Bizde felsefe yok,” sözü doğru değil. Türküyle düşünmüşüz, şarkıyla düşünmüşüz, edebiyatla düşünmüşüz. kıssayla düşünmüşüz. Ama bizim insanımız hep düşünmüş”

Aİ: Bunun çok değişik nedenleri olabilir. Tarihe baktığımız zaman, felsefenin, felsefecilerin imanı bozdukları, dolayısıyla kültüre zarar verdiklerini anlatan Gazali’nin Tehafütü’l Felasife adlı o meşhur kitabını bir tarafa koyalım; bizim insanımız, Anadolu insanı, çok pragmatik, uyum yeteneği son derece gelişmiş bir insandır. İnsanımızın yaşayışında bizim hikmetimiz, yani İslami gelenekten gelen hikmetimizi, mana âlemiyle ilgili birçok sorunun cevabını vermiş. Dolayısıyla düşünen insanımız felsefeyi tasavvuf aracılığıyla yapmış. Yani “Bizde felsefe yok,” sözü doğru değil. Bizde tasavvufi inşa faaliyetleri olmuş ve işte Ahmet Yesevi’den, Yunus Emre’den başlayarak Divan Edebiyatı oluşmuş, şiirle düşünmüşüz Hocam; türküyle düşünmüşüz, şarkıyla düşünmüşüz, edebiyatla düşünmüşüz, kıssayla düşünmüşüz. Ama bizim insanımız hep düşünmüş. Evet, gerçekten Batılı anlamda biraz Yunani olan felsefeden uzak düşmüşüz. Ama tekrar hatırlayabiliriz onu, çünkü bizim damarlarımızda Antik Yunan felsefesine de yer vardır. Öyle sanıyorum ki hatırlayabilmemiz için aşağı yukarı bir yüz seneye ihtiyacımız var. Çünkü dilimizin kıymetini bilecek ve üzerinde felsefe yapacak arkadaşların yetişmesi zaman alıyor. Şu anda YÖK’ün getirdiği sistem yüzünden bizim üniversitelerimizde, bizim kültürümüzden beslenen felsefe yapılamıyor.

DC: Tabii. Çünkü yardımcı doçent olmak için bile uluslararası yayın yapmak zorundasınız. O zaman da Batı paradigması içine girip yabancı dille yazmak zorunda kalıyorsunuz. Dolayısıyla bizim dilimiz bu faaliyet dahilinde işlemiyor.

“Çok acı çektiğim yönlerden bir tanesi, bizdeki siyasetin yapılma biçimidir.”

DC: Ahmet Bey, felsefe bu ülkeye gerekli diyorsunuz. Neden gerekli?

Aİ: Bir defa çok acı çektiğim yönlerden bir tanesi, bizdeki siyasetin yapılma biçimidir. Siyasetçilerimizin birbirleriyle olan tartışmaları; bunun magazine, gazeteye, medyaya aksetmesi, köşe yazarlarının birbirleriyle tartışmaları… O kadar felsefeden ve düşünceden yoksundur ki bu tartışmalar, birbirimizi felsefesizlikten, yani düşünme tembelliğinden ve ataletinden dolayı anlamama içindeyiz. Çünkü korkuyoruz. Şundan korkuyoruz: Siz sağcısınız, ben solcuyum diyelim, ben sizi anlarsam sağcı olmaktan korkuyorum. Hâlbuki benim sizi anlamam, düşüncenizi kabul edeceğim anlamına gelmiyor ki. Aslında ben sizi anlayarak daha iyi bir solcu olabilirim. Siz beni anlayarak öğretiniz neyse o öğretiyi daha iyi geliştirebilirsiniz.


Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2012
DC: “Bir ulusun gerçeği mutlaka gerçekler üzerine kurulmalı. O anlamda, felsefe bu ülkeye gerekli.”

DC: Kendime baktığım zaman, çocukluktan beri en temel özelliğimin gerçeği keşfetme isteği olduğunu görüyorum ve özellikle akademik hayatta bunun böyle olması lazım diye düşünüyorum. Mesela bir ulusun gerçeği mutlaka gerçekler üzerine kurulmalı. O anlamda, felsefe bu ülkeye gerekli derken bu ülkenin geleceğinin gerçekler üzerine kurulması gerektiğini kastediyorum. Felsefe esas itibariyle gerçekleri araştıran bir tavır. Bizim aşiretten misin? O zaman sen haklısın. Halbuki filozofun aşireti yok, düşünürün aşireti yok. Ben gerçeği araştırmakla ancak gönlümü doldurabilirim. Ve buradan da gönül konusunda girmek istiyorum.

Aİ: Evet, çok güzel Hocam.

“Bizim insanımız gönlüyle düşünür. Batı’nın mantık dediği şey dışında bizde gönülle düşünmek diye bir şey var.”

DC: Bir kere her şeyden önce, herkesin önünde sana teşekkür etmek istiyorum. Böyle bir kapıyı çaldın ve açıyorsun, yavaş yavaş giriyorsun. Ben de misafir olarak biraz girmek istiyorum. Bir filozof olarak gönül kavramı üzerinde ısrarla duruyorsun. Neden?

Aİ: Bir defa gönül gerçekten Türkçe bir sözlüktür. Kutadgu Bilig’e, Divanu Lugati’l Türk’e, yani aşağı yukarı bin sene önce yazılmış metinlere gittiğiniz zaman kavramın köklerini buluyorsunuz. Ben felsefede onun önemini belki herkesin anlayacağı biçimde böyle vurgulayabiliyorum. Gönül bedenimizi içine alır. Çünkü bizim Anadolu insanımız midesi bulandığı zaman “gönlüm bulandı” der. Duygularımızı elbette içine alır, aklımızı da. Çünkü bizim insanımız gönlüyle düşünür. Batı’nın mantık dediği şey dışında bizde gönülle düşünmek diye bir şey var. Bedenimiz, duygumuz, aklımız ve çevremiz. Yani gönül kavramında bu dörtlü bütünlüğü, Batı’nın deyimiyle entegral bir insan görebiliyoruz. Biz bunu Batı’ya anlatabilsek, insan düşüncesinde çok gerekli ve büyük bir devrim yapabiliriz. Ama problemimiz şudur: Bunu anlatabilecek insanlar bizim kültürümüzü çok iyi bilmedikleri için çok tartışmaya ihtiyaçları var, bizim kültürümüzü çok iyi bilenler ise Batı’yı anlatacak donanıma sahip değiller. Onun için bizim hakikaten gönülü savunabilecek insanlar yetiştirmemiz lazım. Şu aşamada bu bana çok olanaklı görünmüyor. Ben öğrencilerime de hiçbir zaman bunu empoze etmedim. Derslerimde hiç söz etmem. Çünkü gönülü, gönüllü olarak anlamak lazım. Yani bunun için ödül vermek veyahut insanları zorlamak olmaz. Felsefeden önce hikmet tabanını keşfetmek lazım; çünkü felsefe hikmet sevgisi demek. Sofia hikmet demek, philos da sevgi. Dolayısıyla hikmet tabanını önce ulaştıracağız. Bunun için de zamana ihtiyacımız var.

DC: Ben mesela gönül kelimesini İngilizceye çeviremiyorum ancak yaklaşımlar yapabiliyorum.

Aİ: Ama siz anlatabilirsiniz diye düşünüyorum. İngilizce konuşan dünyaya anlatabilirsiniz.

DC: Ancak yaklaşımlar yapabiliyorsun, örnekler veriyorsun, evet filan diyorlar ama böyle bizdeki gibi söyleyemiyorsun. Mesela “Neden söylemedin? Diyorlar bir şeyi. “Söyleyebilirdim ama gönlü kırılırdı,” diyorum. “Şunu dedim, çünkü gönlünü almak istedim, diyorum.

Aİ: Ne kadar zengin, değil mi Hocam şu kullanım alanı?

DC: Evet. Ben senin yazılarını okuduktan sonra Batı uygarlığının gönül uygarlığı ile bütünleşmesiyle ancak istenilen bir sonuca varılabileceğini daha iyi anladım.

Aİ: Aslında bunu siz de kullandınız. Yani eski kitaplarınızda bile gönül var.

DC: Evet ama bu felsefi bir alan olarak, inceleme konusu şeklinde aklıma gelmemişti. Bence, insan birbirinin farkına varınca iletişim başlar. Ve iki düzeyde başlar: Bir tanesi sosyal düzey, ben buna yüz diyorum. Bir de can var, işin içerisine girer. Can kelimesi de aslında gönülle bir araya gelen bir şey.

Aİ: Çok güzel Hocam.

“Hepimizin içinde bir dinamo, bir enerji kaynağı var. İşte gönül orada ortaya çıkıyor. Yani çok canlı bir şey o”

DC: Şimdi şöyle bir soru sormak istiyorum: Gönülü anlamış olan bir insanın yaşamında ne değişir? Mesela karı koca ilişkisinde, analık ve babalık ilişkisinde?

Aİ: Çok şey değişir. Bir defa bu işlerden anlayanlar, Batılı bir sözcükle, teknik olarak söyleyeyim; 'gestalt switch' olur, yani bütün çerçeve değişir. Şimdi gönülü anlayan bir insanın bir defa mangal gibi yüreği, hazmetme gücü olur; çabuk öfkelenmezsiniz, çabuk alınmazsınız, insanlara daha sevecen bakarsınız, iç gücünüzün çok gelişmiş olduğunu hissedersiniz. Hepimizin içinde bir dinamo, bir enerji kaynağı var. İşte gönül orada ortaya çıkıyor. Yani çok canlı bir şey o, çalıştığı sürece sizi kimse kolay kolay yıkamaz. Hayatta büyük felaketlere uğrayabilirsiniz; sevdiğiniz insanlar ölebilir, eviniz yanabilir, beyninizde ur çıkabilir. Yani büyük kayıplar karşısında bile o gönül ateşi ölünceye kadar size büyük bir direnç sağlar ve sizi insanların elinden tutmaya götürür. Son nefesinizi verinceye kadar siz de bütün enerjinizi insanlara vermeye çalışırsınız.

DC: Ahmetçiğim gönülden bahsederken enerjin geldi, gözlerine bakıyorum; doldu, cıvıl cıvılsın. Ben senin yazdığın yazıları okurken Anadolu kökenim yoluyla seninle aramızda bir bağ olduğunu hissediyorum.

Aİ: Gönüldeşiz Hocam.

DC: Bizi izleyen, okuyan, takip edenler genellikle aile yaşamına önem veren, kendi değerlerini yaşamaya özen gösteren, sürekli gelişme içerisinde olmaya özen gösteren insanlar. Ve siz de değerleri yaşamaya önem veren bir insansınız. Böyle gerçeğe saygılı, düşünen, bunları irdeleyen bir insan olarak, kendi aile yaşamınızda bir baba, bir eş olarak nelerin farkındaydınız? Onları paylaşmanızı isteyeceğim.

Aİ: Ben tabii eşimden hep korkmuşumdur.

DC: Aaa, akıllı adamsınız.
"Zaman zaman samimi olduğumu düşünüyorum, fakat o maskeler tamamen atılmıyor."
 
Aİ: Şu açıdan bakmak lazım; o belki bir hanımdır ama Yunus’un Molla Kasım korkusu gibidir. Hani Yunus’un, “Derviş Yunus, bu sözü eğri büğrü söyleme, seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelür,” dediği gibidir. Eşim beni hep sigaya çekecek, “Bak bunu attın, burada da kıvırtıyorsun, burada da gene gönül mönül hadi hadi,” diye. Beni çok terbiye eden birisidir. Ben hakikaten hala palavracı olduğumu düşünüyorum. Gönül derken belki artistlik yapıyor da olabilirim. Zaman zaman samimi olduğumu düşünüyorum, fakat o maskeler tamamen atılmıyor. Bu bakımdan, aile yaşamında ben nasıl biriyim, onu söyleyebilir miyim bilmiyorum? O çok zor bir şey, eşimin söylemesi lazım. Baba olarak nasıl biriyim noktasında şunu söyleyebilirim; ben oğluma “ağabey” derim. Yani o benim ağabeyimdir.

DC: Çok ilginçtir, ben de oğlumla “Timur ağabey” diye konuşurum sürekli.

Aİ: Bakın ne kadar birbirimize benziyoruz. Çünkü hala benim çocuğum olabileceğini düşünemiyorum.  Tamamen tersini düşünüyorum, ben onun çocuğu olabilirim. Galiba eşimin de oğluyum.


“Şaşırmak, felsefeyi başlatan bir şey. “Vay be!” diyorsunuz. İşte burada başlıyor her şey. ”

DC: Hakikaten, bu iç çocuk tahmin ediyorum ki felsefenin temeli.

Aİ: Tabii tabii, o çok doğru. Onun tarihsel olarak dayanağı da var zaten. Bir Mısırlı rahip Heredot’a diyor ki “Siz Yunanlılar hep çocuk kaldınız.” Bütün Yunan kültürüne çocuk diyor. Çünkü çocuk olmasalardı şaşırmazlardı. Şaşırmak, felsefeyi başlatan bir şey. “Vay be!” diyorsunuz. İşte burada başlıyor her şey.

DC: Bu yüzden ben sürekli diyorum ki doğan her bir çocuk potansiyel bir filozof ve bilim insanıdır. O gözler nasıl böyle yukarı-aşağı-sağa-sola bakıyor.

Aİ: Çok doğru hocam.

DC: Şimdi anlıyorum neden elektrik mühendisliğinin seni kesmediğini. İç çocuk aynı zamanda bir yolculuk içerisinde felsefeye doğru gitmiş. Ahmetçiğim bu sohbet için çok teşekkür ederim.

 

 

1 Ağustos 2013 Perşembe

26 Temmuz 2013 Cuma

8 Temmuz 2013 Pazartesi

27 Haziran 2013 Perşembe

Yakutiye Medresesi (Türk İslam Eserleri ve Etnografya Müzesi), Erzurum, 2013 "Türkiye" 

8 Haziran 2013 Cumartesi

19 Mayıs 2013 Pazar

13 Nisan 2013 Cumartesi

21 Şubat 2013 Perşembe

AKM'de çalışmalar sürüyor, açılış için hedef 29 Ekim 2013



23 Şubat 2013, Ceren Çıplak, Cumhuriyet

Atatürk Kültür Merkezi'nin (AKM) güçlendirme ve onarım projesinin müdürü Gürel Babayiğit görevden alındı

"Haksız gerekçelerle görevden alındığını belirten Gürel Babayiğit, bu nedenle projenin yüklenici firmaları Taca İnşaat ve Yeni Yapı’ya dava açtığını söyledi.

Babayiğit, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı, Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Haliç Kongre Merkezi projelerinde de görev almıştı.

Öte yandan edindiğimiz bilgiye göre AKM’nin çökecek kadar kötü durumda olduğu, bu nedenle yapı güçlendirme ve söküm çalışmaları sürecinin beklenilenden daha zorlu geçtiği belirtildi.

Uzun bir süre AKM’nin onarımı için sponsor arayışı içinde olan eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, 15 Şubat 2012’de düzenlediği basın toplantısında, AKM’nin 29 Ekim 2013’te açılacağını duyurmuştu. Toplantıda, Sabancı Grubu’nun AKM’nin onarımı için 30 milyon TL destek verdiğini, binanın aslına sadık kalınarak yeni teknolojiyle donatılacağını belirtmişti."

***
 
30 Ocak 2013, Haberler.com

AKM NE ZAMAN AÇILACAK? 
 
CHP Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’e, İstanbul’da bulunan Atatürk Kültür Merkezi’nin ne zaman açılacağını sordu.
 
Dibek, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik'in yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığına sunduğu soru önergesinde, "Mayıs 2008 tarihinde kapatılan İstanbul'da bulunan Atatürk Kültür Merkezi (AKM) hala açılamamıştır" diyerek şu soruları yöneltti:
"AKM ne zaman açılacaktır?
Mayıs 2008'de kapatılan AKM'nin tadilatı ne zaman başlamıştır? Yıllar itibari ile AKM'ye neler yapılmıştır? Şuan ne aşamadadır?
Ocak ayında bakanlığa geldiğiniz dikkate alındığında AKM için farklı bir düşünceniz veya planınız var mıdır?
AKM'nin 5 yıl önce kapandığı göz önüne alındığında bu sürenin çok olduğunu düşünmekte misiniz? AKM'nin 5 yıldır açılamaması kim veya kimlerin suçudur?"


AKM'nin restorasyonu için Sabancı Grubu bağış yaptı, 16 Şubat 2012 

23 Ocak 2013 Çarşamba

ASLI’NIN MASALI, MASALIN ASLI


Küçük bir çocuğa masal anlatmayı denediniz mi hiç?

Kapı komşunuzun sırma saçlı cimcime kızına, ya da kuzeninizin makineli tüfek gibi konuşan üzüm gözlü oğlancığına… Denemediyseniz pek çok şey kaçırdınız demektir. Dost meclislerinde hoş sohbetinizle nam salmış biri bile olsanız, 4-5 yaşlarında bir çocuğu karşınıza alıp,  onun 10-15 dakika kıpırtısız durmasını sağlayacak, ilgisini çekecek bir hikâye uydurmaya çalıştığınızda, bunun dünyanın en zor şeylerinden biri olduğunu dehşetle fark edeceksiniz. 

Vasıf ve Aslı Öngören
Çocukların gözleri de yürekleri gibi şeffaftır; iyi parlatılmış, renkli bir vitrini seyredercesine, bakışlarından okuyabilirsiniz içlerinden geçenleri. Bir şeyi beğendiler mi gözleri kaybolur, iki yıldız yanıp sönmeye başlar onların yerinde sanki. Ya beğenmediler mi? İşte o zaman bütün vücutlarıyla, en kuvvetli şekilde, hemen ortaya koyarlar tepkilerini. Karşılarındakini üzeceklerini, sabrını zorlayabileceklerini bir an bile düşünmezler. Tepkileri ile onu ifade edişleri arasına duygularını serinletme ve düşünme süresi koyamazlar yetişkinler gibi; sosyal davranış kalıplarına uymak, henüz öğrenmekte oldukları ve çoğu zaman düzenli uygulayamadıkları bir beceridir. 
 
Vasıf Öngören Masalın Aslı’nı kurgularken, kitabı ithaf ettiği küçük kızı Aslı bu sürükleyici masallar dizisini sabırla dinledi mi bilmiyoruz. İki kitaptan oluşan ‘Masalın Aslı’ günümüzün eksikli, haksızlıklarla dolu dünya düzenini anlaşılır ve akıcı bir dille anlatan, değerli bir kitap. 

Bugün yine Öngören’in kaleminden çıkan ve İstanbul Şehir Tiyatroları’nda yeni sahnelenmeye başlayan Zengin Mutfağı kültür sanat ortamımızdaki istikrarsızlıktan payını alıyor. Oyunlar seyircileriyle; hoşgörü ve çokseslilik ise bilinçli zihinlerin şiddet içermeyen, eyleme dönüşmüş tepkileriyle yaşar, yaşatılır. İstanbullu tiyatro severleri sadece tiyatroya, salonlarına değil, eğer izlemek istiyorlarsa oyunlarına da kararlı bir şekilde sahip çıkmak gibi çok önemli bir görev bekliyor 2013 kışında. 



 
 










MASALIN ASLI


Günün birinde on kimsesiz çocuk bir araya geldiler.

Uzak bir ülkede bir araya gelen çocuklar oynamak için ırmak kıyısına gittiler. Güneş, çocuklara gülümsedi. Baktılar, balıklar suda takla atarak oynaşıyorlar. Onlar da soyunup suya girdiler. Suda taklalar attılar. Balıklar, kendileri gibi takla atan bu çocukları sevdiler. Böylece çocuklarla balıklar dost oldular.

Kurunmak için dışarı çıktılar. Güneş, çocuklara gülümsedi. Çocuklar hemen ısındılar. Irmağın kıyısı zümrüt gibi çimendi, göz alabildiğine çimen. Çocuklar çimenlerde koşuştular. Ağaçlarda yüzlerce kuş, ötüşerek kuş şarkıları söylüyorlardı. Çocuklar da şarkı söylediler. Kuşlar kendileri gibi şarkı söyleyen bu çocukları sevdiler. Böylece çocuklarla kuşlar dost oldular.

Dört bir yan kır çiçekleriyle doluydu. Baktılar, çiçeklerin çevresinde yüzlerce kelebek dans ediyor. Çocuklar da el ele tutuşarak dans ettiler. Kelebekler, kendileri gibi dans eden çocukları sevdiler. Böylece çocuklarla kelebekler dost oldular. 

Çizer: Cengiz Gürer
Bir ara çocuklar yoruldular. Zümrüt gibi çimenlerin üzerine uzandılar. Kuşlar dallara kondu. Kelebekler çiçeklerin üzerine yerleşti. Balıklar kıyıda birikti. 

Derken bir sessizlik oldu.

“Çocukların diledikleri gibi yaşamaları ne güzel,” dedi bir çocuk.

Ötekiler de katıldılar bu görüşe. 

“Biz de dilediğimiz gibi yaşayalım,” dediler. 

“Söz mü?”

“Söz.”

Böylece on kimsesiz çocuk birbirlerinden ayrılmamaya ve diledikleri gibi yaşamaya söz verdiler. Böyle bir karar verdikleri için de çok sevindiler. Birbirlerini kutladılar. Neşe ile şarkılar söylediler, dans ettiler, suya girip taklalar attılar. Kuşlar, balıklar, kelebekler de çocukların bu sevincine katıldılar. Bütün gün dünya döndü. 

Çizer: Cengiz Gürer
Çocuklar oynadılar. Dünya döndü ve güneş görünmez oldu. Sonra akşam oldu.

Kuşlar, balıklar, kelebekler yuvalarına döndüler.

Çocuklar bir ağacın altına oturdular.

Ve on çocuğun karnı acıktı.

On çocuk hiçbir şey demediler. Birbirlerine sokularak uyudular. 

Dünya dönmesini sürdürdü. Döndü, döndü, onları güneşin önüne getirdi, sonra sabah oldu.

Güneş gülümseyerek selamladı onları. Çocuklar neşeyle uyandılar. Irmağa gidip yüzlerini yıkadılar. 

On çocuğun karnı hala açtı.

Ve on çocuk karınlarını doyurmak için yola çıktılar. Yolda giderken, birden küçük bir delik gördüler. 
Delik bir yamaçtaydı. Çok küçük bir delikti bu. Yaklaşıp bakınca bunun bir mağaranın ağzı olduğunu anladılar…