23 Ekim 2012 Salı

SANAT VE SİYASET



İyi yetiştirilmiş bir Osmanlı askeri olarak başladığı hayat yolculuğunu, ilkeli bir devlet adamı olarak tamamlamış bir dünya lideri Mustafa Kemal Atatürk. Toplumların değişmeyen kurallar yerine, akıl ve bilgi rehberliğinde geleceğe yürümesi gerektiğini savunan gerçek bir reformcu. Batı dünyasında 200 yılda gerçekleşen zihinsel dönüşümü, genç Türkiye Cumhuriyeti’nde kısacık bir süreye sığdıran ve yeniliklerin geniş halk kitlelerince, kalıcı olarak benimsenmesini sağlayan; sabırsız, kararlı, coşkulu bir eylem insanı. Hepsinden de önemlisi, dünya barışına en büyük katkısını kısa vadede kazanç dermek yerine, uzun vadede dostluk tohumları ekmek yoluyla yapmayı seçen, sanatsever bir vizyoner.

Besteci ve müzik eğitimcisi Ahmet Adnan Saygun ilk Türk operasının, Özsoy operasının ortaya çıkış hikâyesini, sanat ve halklar dostluğu arasındaki yakın ilişkiye dikkat çekerek aktarıyor bizlere. Opera bu yıl tek perdelik şekliyle Mersin Devlet Opera ve Balesi tarafından yeniden sahneleniyor.



 

Opera ile Siyaset*

*Adnan Saygun’larda Çay Sohbetleri, Söyleşi: Sadun Tanju, Pan Yayıncılık, 2012


1931 yazında Musiki Muallim Mektebi’nde mecburi hizmetimi yapmak üzere Ankara’ya döndüm. 24 yaşındaydım. 1934’e geldiğimizde verdiğim kontrpuan dersleri “lüzumsuz” diye kaldırıldı. Arkasından da Muş Ortaokulu’na tayinim çıktı. Ben Musiki Muallim’den ayrıldım, maaş da alamıyorum, ümitsiz, kırgın, ne olacağını bilemeden, yoksul bir Ankara evinin kasvetli bir odasına sığınmış, başıma gelecekleri bekliyordum…

Paris’ten ne ümitlerle dönmüşsünüz ve şu başınıza gelen işlere bakın: Zeki (Üngör) bey o tarihte ellisini aşkın ve siz oğlu yaşındasınız. Neden böyle cephe alıyor, hatta Muş’a tayininizi çıkarttırıyor?

Siz bundan sonra olanlara bakın. Hani dedim ya insanın hayatında beklenmedik olaylar, rastlantılar ne kadar önemli roller oynuyor. Günün birinde Münir Hayri çıkıp geldi. Münir Hayri’yi (Egeli) tanımış mıydınız?

Tanıdım. Heyecanlı, atak bir kişiliği vardı.

Teatral tavırlar takınmaktan da hoşlanır. Halkevi çalışmalarında beraberiz. O zamanlar Halkevleri genç aydınlar için bir kulüp gibiydi. Münir Hayri aynı zamanda İsmet Paşa Kız Enstitüsü’nde de müdürdü. “Gazi bir Opera istiyor” diye başladı ve devam etti. “Konuyu kendisi verdi. İran Şairi Firdevsi’nin Şehnamesindeki Feridun Efsanesi’nden ilham almamızı istedi. Metin hemen hemen hazır. Necip Ali ile hemen aklımıza sen geldin. Besteyi sen yapacaksın!

(…)

Galiba Özsoy Operası’nı anlatacaksınız bana. Sizinle görüşmelere başlamadan önce musiki hayatınız üzerinde kısa bir araştırma yapmıştım. İran Şahı Rıza Şah Pehlevi’nin ziyareti münasebetiyle adeta rekor denilecek bir sürede yazmışsınız bu ilk operanızı…

Müthiş bir 27 gündü!

Dört haftada demek? Çağdaş Türk musikisinin gelişmesinde bu kadar önemi olan bir eser dört haftada besteleniyor?!

Sadece bestelenmiyor, aynı zamanda oynanıyor.

BU DÜPEDÜZ BİR ÇILGINLIK OLUR…

 Lütfen bağışlayın beni, inşallah “silsile-i kelamınızı (söz sıranızı)” bozmamışımdır. Münir Hayri ile Necip Ali, Atatürk’e “Biz bu eseri hazırlayacak insanı biliyoruz” demişler ve size koşmuşlar. Sonra?

Yazmasına yazarım da, operayı kimlerle; hangi solistler, hangi koro, hangi orkestra ile oynayacağız diye sordum Münir Hayri’ye olmayacak duaya âmin dediğini hatırlatmak için. O ise oralı değildi. Her şey ayarlandı, sen yazmana bak, Şah’ın önünde oynanacak cevabını verdi. Yerimden sıçradım. İmkanı yok, bu düpedüz çılgınlık olur dedim.

Neden öyle diyorsunuz?

Münir Hayri ile aramdaki bu konuşma 1934’ün baharında oluyor. Bana söylediğine göre, Şah’ın Türkiye ziyaretine en fazla bir ay var. Bu süre içinde opera yazılacak, oyuncular bulunacak, orkestra ve koro çalışmaları yapılacak, provalar tamamlanacak ve eser Gazi ile misafirinin huzurunda oynanacak! Olacak şey değil! Münir Hayri, bütün ciddiyetini takınarak kestirip attı: “Kardeşim, Gazi istiyor! Bu yapılacak! Necip Ali, Gazi’ye söz verdi. Bütün vasıtalar seferber edilecek! Bunu senden ve bizden Devlet istiyor! Hayat memat meselesi bizim için! Aynen bu kelimelerle adeta bana tebliğ ediyor kararı. Dondum.”

Bir mucize isteniyor sizden…

O anda kafamda bir şimşek çaktı. İyi ama dedim, bu iş için ihtiyacımız olacak orkestra da, koro elemanları da Zeki beyin elinde, imkânı yok, bana yardımcı olmaz, beni perişan eder… Münir Hayri “orasını bana bırak, hallederim” dedi, fırlayıp gitti. Elimde Münir Hayri’nin hazırladığı yarım yamalak metin ve bazı notlar, öylece kalakaldım. 

Yerinizde olmak istemezdim doğrusu. Bu opera konusu neden bu kadar önemli addediliyor?

Gazi Şah’ı etkilemek istiyor. Türk-İran dostluğunu, bir İran efsanesi ile ve sanat yoluyla pekiştirmeyi düşünüyor. 

Bir nevi diplomatik görev yüklediler yani size… Önemli bir mesaj vereceksiniz.
Bilmem, Feridun Efsanesi hakkında bir fikriniz var mı?

Hayır, yok.
Hakan Feridun, uzun yıllar sonra ikiz oğullara sahip olur. Adları Tur ve İraç’tır. Kötülük Tanrısı Ahriman babalarına kızınca bu iki kardeşi ayırır, Feridun’u da oğullarına hasret bırakır. Operanın son perdesinde, Hakan Feridun “Tur ile İraç’ı göremiyorum, nerededirler?” diye acıyla oğullarını sorduğunda, baş ozan sahneden Gazi’nin ve Şahın oturduğu locaya dönerek eliyle işaret eder;  “İşte Tur!” diyerek Gazi’yi, “İşte İraç!” diyerek Şahı gösterir. Böylece tarihi lanetleme sona ermekte, sahneyi; kavuşmanın mutluluk şarkıları kaplamaktadır.

Özsoy Operası’nın ne şartlar içinde yazıldığını ve oynandığını öğrendik. Ama bu tarihi olayın ayrıntıları da bir hayli ilginç olmalı…
Ankara Halkevi’nin küçücük, eşyasız bir odasında, bir köşede karyolam, bir köşede tahta bir masa, piyanoyu da oraya getirttim, deliler gibi çalışıyorum. Yemek, uyku filan düşündüğüm yok. Zaten zamanım yok. Bir yandan yazıyorum, bir yandan rolleri üstlenecek arkadaşları arıyorum. Bas bariton olarak Nurullah Taşkıran var. Tenor ararken, arkadaşlar “Halil Bedi’nin (Yönetken) sesi fena değildir diyorlar. İstanbul Konservatuvarı’nda hocalık yapan Nimet Vahit’i hatırlıyorum, Almanya’da musiki tahsil etmişti, iyi bir sopranodur diyorum. Derken Semiha’yı (Berksoy) aramaya başlıyoruz. İstanbul’da bir operette oynadığını öğreniyorum. Bir taraftan onlar toparlanıyor, diğer taraftan da İsmetpaşa Kız Enstitüsü’nden, Kız Lisesi’nden, Musiki Muallim’den sesi güzel çocuklar seçilip koro teşkil ediliyor. Zeki beyin başında bulunduğu Riyaseti Cumhur orkestrası da her gün lütfen yarım saat çalışmalara katılıyor. Oysa bir opera orkestrasının, sayfa sayfa yazılan bir eseri böyle bir tempo içinde yarım saatlik çalışmalarla icra edemeyeceği apaçık ortada. Orkestranın provalarda daha fazla kalmasına Zeki Bey kesinlikle karşı çıkıyor; Şahın ziyareti münasebetiyle bizim de çalışmalarımız var, orkestra bana lazım diyor.

Peki hani her şey halledilmişti, bütün vasıtalar seferber edilecekti?
Necip Ali İstiklal Mahkemeleri’nin astığı astık, kestiği kestik eski savcısı ama, Zeki Bey de devrin pek çok ileri geleninin hatırlı arkadaşı. Gaziden de itibar görüyor.

Bu şartlar içinde nasıl yürütüyorsunuz işleri, olacak şey değil!
Bir de Zeki beyden kaynaklandığını sandığım dedikodular geliyor kulağıma. Bu iş, tecrübesi ve bilgisi yetersiz bir müzisyenin başaracağı şey değil, Gazi’yi rezil edecekler söylentisi ta Köşk’e kadar duyurulmuş. Gazi, Necip Ali’yi çağırıp: “Tecrübesiz bir genci görevlendirmişsin, iyi şeyler işitmedim” diyerek kulağını bükmüş. Baktım, çalışmaların o hayhuyu içinde Necip Ali de giderek sinirleniyor, durmadan beni sıkıştırıyor. Ama ben her şeye kulağımı tıkadım, bir tek kurtuluş yolum var, başarmak!

Nasıl başaracaksınız ama, her şey ters gidiyor.
Halkevinin bir bölümü de Şah’ın misafir edileceği konukevine dönüştürülüyor. İçerde boya, badana, tadilat gürültüleri, eşya nakilleri, binaya girip çıkanların sesleri, bana çalıştığım yerde sükunetli bir ortam bile bırakmıyor. Bu arada Gazi’nin de birkaç kez yapılanları bizzat görmeye geldiğini duyuyorum. Hiç kuşkusuz bir gün çat kapı “ bunlar ne yapıyor bakayım” diye bize de gelecek! Onu tatmin edecek bir şeyler gösterebilmeliyiz, o telaş içindeyim.


VE GÜNLERDEN BİR GÜN GAZİ HAZRETLERİ GELDİ PROVAYI TAKİBE…

Ve geldi.
Evet, geldi. Motosiklet cayırtıları, gürültüler, koşuşmalar, birinin telaşla bana koşup “Gazi Hazretleri provaları takibe geldiler” demesiyle birlikte, arkasında bir heyetle Gazi, Riyaseti Cumhur locasına girdi. Gözüme ilk çarpan, Zeki bey de yanında… Gazi, elleri arkasında, soğuk bir bakışla sahneye gözünü dikti. Bize, çalışmalarımızı sürdürmemiz emri verildi. Bir süre sonra gitti. Giderken, bir yaver bütün opera kadrosunun o akşam Köşk’e davetli olduğunu bildirdi.

Kimbilir ne kadar heyecanlanmışsınızdır hepiniz. Daha önce Atatürk’le tanışmış mıydınız?
İlk kez tanışacağız. Onu İzmir’in kurtuluşunda, İzmir’e girerken görmüştüm, 15 yaşında bir çocukken, kalabalığın arasından, babamla birlikte.

Şimdi 27 yaşında genç bir müzisyen ve eğitimci olarak huzura çıkacaksınız, onun imtihanından geçeceksiniz.
Bizi kabul salonun bitişiğindeki büyücek odaya aldılar. Oda bir büfe gibi tanzim edilmiş. Belli ki bizimle orada görüşecek ama kendisi ortada yok. Yandaki bilardo odasında İsmet Paşa ile bir parti yapıyormuş. Bitince gelecekmiş. Derken geldi. Biz hayli kalabalığız, başka misafirler de var, etraf şöyle bir dalgalandı, Gazi misafirlerini selamlayarak yanıma geldi. “Sen de benim gibi yap, söyleyeceklerini kulağıma söyle” diyerek benimle konuşmaya başladı.”

Neden öyle diyor?
“Kalabalık fazla. Salon gürültülü. Daha rahat duyabilmek için sanıyorum ve belki de etrafındakileri biraz uzaklaştırabilmek için…

Böylece etraftakilerin pek duyamayacağı bir şekilde herkesin ortasında konuşuyorsunuz.
Bana nereli olduğumu sordu. İzmirliyim dedim. Hitap ederken “çocuğum” diyor. Ben de ona “Gazi hazretleri” diyerek cevaplar veriyorum. Babamı sordu. Celal Hoca olarak tanınan Mehmet Celalettin beyin oğlu olduğumu söyledim. “Tanırım babanı,” dedi. Tahsilimi nerede yaptığımı öğrenmek istedi. Anlattım. Fransa’dan üç yıl önce döndüğümü bildirdim. “Devlet sana ne tahsil ettirdi Paris’te?” diye sordu. Kompozisyon çalışmaları yaptığımı söyledim. Senin için bir orkestrayı idare edebilir diyorlar, doğru mu dedi. Evet, onun da tahsilini yaptım, fakat geldiğimden beri böyle bir fırsatım olmadı cevabını verdim. “Yani bir orkestrayı idare edebilir misin, edemez misin, onu söyle” dedi. Edebilirim, fakat üç yıldır uzak kaldım dedim. Gazi kısa bir süre sustu, sonra: “Ha, evet, anladım, elbette dikkate alınır” dedi ve Zeki beye doğru yürüdü.

Bu anlattıklarınızdan şu anlaşılıyor: Sizin yeteneğiniz hakkında bazı bilgiler edinmiş, hakkınızda Gazi’ye olumlu şeyler söylenmiş, dedikodularla bu olumlu bilgileri karşılaştırıyor, bir sonuca varmak istiyor. Bana öyle geldi.
Ben o anda herhangi bir tahlil yapacak durumda değilim. Ne olacak diye bekliyorum. Kulaktan kulağa konuşma bu minval üzre sürdükten sonra, Gazi, Zeki beye “Bize bir şey çalınız” dedi. O da piyanoya oturarak, Haydn’ın “Yaratılış” adlı eserinden bir koroyu, Musiki Muallim Mektebi talebelerinden oluşan bir koroya söyletmeye başladı. Arkasından oğlu Ekrem Zeki piyanoya geçti, o da aynı parçayı çaldı. Gazi bana dönüp “Buyurun, şimdi sizi dinleyelim” dedi. Hiçbir hazırlığım olmamasına rağmen çaresiz ben de aynı parçayı dinlettim.

İmtihan ediliyorsunuz yani…
Hiçbir şeyden haberim yok. Gazi yeniden Zeki beye dönüp “Orkestranız hazır mı?” diye sorunca fırtına koptu. Zeki bey orkestrayı, zamanın darlığı nedeniyle toplayamadığını söyleyince, öfkelendi. “Demek orkestra elemanlarınızın ev adreslerini bile bilmiyorsunuz, haberdar edilseydim hepsini bir saat içinde evlerinden getirtirdim” dedi ve sesini biraz daha tizleştirerek umuma seslendi: “Bir inkılâp yapıyoruz beyler, bunu anlamayanlara içimizde yer yok!” Buz gibi bir sesizlik kapladı ortalığı.

Demek ki orkestra elemanlarının da davette bulunmasını önceden istemiş. Belki de, aynı imtihanı orkestra idaresinde tekrarlatacaktı. Genç bir müzisyene ne derece güvenilip güvenilmeyeceğini herkesin önünde ortaya çıkaracaktı..
Atatürk’ü devrimci ruhu ve öfkesiyle o akşam çok yakından görüyordum. “Bu bir inkılâptır!” deyişi ta ruhumun derinliklerine işlemişti. Başlattığı harekete herkesin vargücüyle, istekle, heyecanla katılmasını istiyordu. Hazırladığımız operaya ne derece önem verdiğini birden kavradım. Çağdaş musikiyi, sadece Şah’ı etkilemek için değil; musikinin dimağı, gönlü, seziş, duyuş ve tefekkürü hep birden kavrayarak doruğa yükselten gücünü etrafına ve ulusuna göstermek için de kullanmak istiyordu.
 
Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi, İzmir
Atatürk’ün kendi musikimizi çok sevdiği biliniyor. Ama musikide de bir devrim yapılmasına öncülük ediyor bir opera besteleterek.
Genellikle erkeğin kadına karşı beslediği açığa vurulmamış duyguları dile getiren bir musikinin kişide heyecanlar uyandırsa da, topluma dünyevi aşktan başka bir şey düşünmediğiz intibaını (izlenim) verdiğini görüyor ve bunu değiştirmek istiyor. Milletini, insanlık ülküsü yolunda büyük atılımlara hazırlayan bir liderdir o ve hayatı bütünüyle kapsayan bir musikinin gücünü kullanmak istemektedir. O gece, gün ağarıncaya kadar beraber olduğumuz Gazi, o güne kadar bir benzerini görmediğim bir büyük asker, bir büyük devlet adamı, bir büyük lider kişiliği ile beni etkilemiş ve kendine bağlamıştı. Sevinçten ağlayacak gibiydim.

Neden o? Birden kendinizi Atatürk’ün emrinde bir devrim neferi gibi mi görüyorsunuz?
Belki, ama daha çok, bu kadar sağlam bir destek bulduğuma seviniyorum. Demek her şeyden haberi var. Zeki beyin orkestraya provalar için sadece yarım saatlik izin verdiğini, koronun Musiki Muallim’den gelen üyelerini sık sık “bana lazım” diye göndermediğini, böylece çalışmaları baltalayarak bizzat kendisine karşı bir direnmeye cesaret ettiğini görüyor ve hazırladığı mizansenle ona ve onun gibi hareket edenlere unutamayacakları bir ders vermeyi karalaştırıyor.”

Gece nasıl bitti efendim?
İyi bir sahne oyununun en etkili, en vurucu şekliyle… Herkesi ruhundan kavrayarak.. “Celal Bey!” diyerek başyaveri çağırdı Gazi. Şimdi hemen İstanbul Valisi’ni makine başına çağırınız ve kendisine şunları tebliğ ediniz: Oradaki yaylı sazlar orkestrası elemanlarını derhal evlerinden buldursun ve trenle yarın sabah 9:00’da provada hazır bulunmak üzere Ankara’ya göndersin. Orkestranın şefi orada kalabilir. Buradaki cumhurbaşkanlığı Bandosu’ndan gerekli müzisyenler de aynı saatte prova mahallinde bulundurulsun. Sonra bana döndü. Orkestrayı siz idare edecesiniz dedi.

Bizzat kumandayı ele alıyor ve durum değerlendirmesi yaptıktan sonra emirlerini veriyor. Sanki askeri bir harekâtı başlatıyor gibi.
Köşkten ayrılıyorken gün ağarıyordu. Doğruca Halkevine gittim ve Özsoy’un yarım kalmış bölümlerini yazmaya devam ettim. Ertesi sabah tam 9:00’da baktı, herkes orkestra çukurunda hazırdı, beni bekliyorlardı.

Emir Gazi’den gelince…
İstanbul’dan gelenler arasında Muhittin Sadak, Mes’ut Cemil, İzzet Nezih, Nazlı hanım hemen gözüme ilişti. Riyaseticumhur Bandosu’nun nefesli sazları da yerlerini almışlardı. Koroya baktım. Ankara Kız Lisesi’nden seçilmiş genç kızlar… Aralarında Nuri Conker’in kızı Kıymet, Saadet İkesus… Gazi Terbiye Enstitüsü Beden Terbiyesi Bölümünden gençler, Emin Baran, Cemal Alpman… Şimdi hemen hatırlayabildiklerim… Kısacası herkes hazır. Böylece, tam kadro halinde iki hafta gece gündüz demeden çalıştık.

Yani, bir taraftan yazıyor, yazılan bölümü de hemen provaya sokuyorsunuz…
Evet, aynen böyle çalışıyoruz. Ayrıca başka güçlükler var. Özellikle koroda nota bilmeyenler çoğunlukta. Halil Bedi durmadan beni uyarıyor. Dört sesli söylenecek parçaların kolay olmasını istiyor. Ha, bakın unutuyordum, Çankaya gecesinin ertesi günü ilginç bir şey daha oldu. Prova yapıyoruz. Sahnedeki telefon çaldı. Beni arıyorlarmış. Ahizeyi kulağıma götürdüm. Arayan Musiki Muallim Mektebi’nin müdür muavini Mahmut Tahir Elmevlevi. “Hayrola?” dedim. İyi bir arkadaştı Mahmut Tahir, şapka devriminde Kastamonu’da ilk şapkayı giymiş olmasıyla öğünürdü, ama sinik bir kişiliği vardı, Zeki bey benim verdiğim kontrpuan dersini lüzumsuz diye kaldırdığında sesini bile çıkarmamıştı. Şimdi soruyordu. “Adnan, imtihan listelerini hazırlıyoruz, senin dersini hangi tarihe koyalım?”

Harika!
Ben size demedim mi, benim hayatımda rastlantıların hayli önemli olduğunu?”. Gerçekten harika bir haberdi, hiç olmazsa bir yönden rahatlamıştım.

ŞAH GAZİNİN BOYNUNA SARILDI...
 
Bütün bu çabaların başarılı bir sonuca vardığını, Özsoy Operası’nın sahneye çıktığını biliyoruz. Biraz da onu anlatır mısınız?
Eser, 19 Haziran 1934 gecesi Gazi’nin ve Şah’ın huzurunda Ankara Halkevi salonunda sahnelendi. Şah öylesine heyecanlandı ki, hepimiz şahit olduk, Gazi’nin boynuna kollarıyla sarılarak sevgisini izhar etti. Gazi’nin de çok duygulandığı tarihi bir andı. Türk İran dostluğunda, musiki ve sanat yoluyla ileri bir adım atılmıştı. Eser, aslında tek başına Gazi’nindi.

Görev bitti. Hem Türk Musiki Tarihi için önemli bir dönemeç teşkil edecek eseri yarattınız, hem de Muş’a sürülmekten kurtuldunuz, Musiki Muallim’e zaferle döndünüz; kimbilir ne büyük bir mutluluk duymuşsunuzdur.

Böyle duyguların tadını çıkaracak halde değildim ki… On kilo birden kaybederek 63 kiloya düşmüştüm. Bir deri bir kemik kalmıştım. İyi beslenememiştim. Yorgundum. Görünüşüm berbattı. Bereket yaz tatiline girmiştik. Ailece de tanıştığımız doktor İhsan Rıfat’a (Sabar) muayene olmak için İstanbul’a gittim. Doktor beni görünce “Adnan, bu ne hal?” diye ürkütücü bir telaş gösterdi. Uzun muayenelerden sonra reçeteler doldurdu ve durumun ciddiyetini iyi anlayayım diye askeri bir komut verir gibi konuştu:  “Şimdi bu verdiğim ilaçları yaptıracaksın ve hiç vakit geçirmeden bir vasıtaya atlayıp doğru Polonezköy’e gidceksin. Yer yerinden oynasa, iki ay oradan biryere kıpırdamak yok! Yiyip içip dinlenecek, kendine geleceksin! Yoksa halin hiç de iyi değil, bunu bilesin!” Öyle Polonezköy’e çekilip iki ay sırtüstü yatacak param pulum da yok ama doktorun uyarısının çok ciddi olduğunu anlıyorum. Arkadaşlardan borç harç ederek kendimi Polonezköy’e attım. Aradan bir hafta mı, on gün mü bir zaman geçti, beni Polonezköy’de buldular. Sizin Türk Musikisi hakkında bir raporunuz varmış, Gazi Hasretleri Yalova’ya müteveccihen yola çıkıyorlar, o raporla birlikte sizin de Yalova’ya gidip Salih Bozok beyefendiyle temasa geçmeniz isteniyor” dediler. Doktor İhsan Rifat’ın tavsiyesine göre, yer yerinden oynasa bir yere gitmeyecektim. İkimizin de aklına Gazi’den böyle bir davet olacağı gelmemişti. Yalova’ya gidip iskeledeki çınarlı bahçede beklemeye başladım. Köşkten bir görevli gelip beni alacaktı. Vakit öğleyi bir hayli aşmıştı. Cebimde ancak dönüşe yeteceği bile şüpheli öyle az bir para vardı ki, karnım çok acıktığı halde açlığımı bastıracak bir harcama bile yapamıyordum. Hiç mübalağa etmiyorum. Para bakımından acınacak bir durumdaydım. Musiki Muallim’de yeniden göreve dönmüştüm ama maaş tahakkuku formaliteleri bir türlü tamamlanmamıştı. Borç harçla idare ediyordum. Neyse, sonunda biri gelip beni Yalova’daki köşke götürdü, alt katta geniş bir salona girdim. Salonun sol köşesinde Gazi ve Salih Bozok ayakta sohbet ediyorlardı. Beni çok nazik bir edayla “buyurun” diye karşıladı ve otururken karşısında yer gösterdi. “Bir yazınız varmış” diye söze başladı. “Evet Gazi Hazretleri” dedim. “Veriniz bir göreyim” dedi. Şöyle bir göz gezdirdikten sonra da; “epeyce uzunmuş, sen bunu bana yemekte okursun” diyerek geri uzattı.

Gazi ile sofraya oturacaksınız, o kadar açlık çekmenize değiyor.
Doğrusu o anda bende böyle sandım. Hep beraber terase çıkıldı. Dört kişilik bir masa hazırlanmıştı. Gazi soluna Salih Bozok’u, sağına beni oturttu. Fakat sadece ona servis yapıldı.

Sizlere neden yapılmıyor?
Vakit hayli geçti, neredeyse üçe geliyordu. Bizim öğle yemeklerimizi çoktan yemiş olabileceğimiz düşünülmüştü sanıyorum. Gazi, şiş köfte, domatesli pilav ve kompostodan ibaret yemeğini yerken, bir yandan da benim raporumu dikkatle dinlemeye başladı. Yemekle beraber benim okuma faslım da bitti. Kahvelerimizi içerken, halk musikimizdeki Pentatonik sistemin Asya Türklerinde, Ural Dağlarının berisinde yaşayan Türk boylarında, Macar ve Fin halk musikilerinde, hatta Amerikan Kızılderili müziğinde bulunuşunun Gazi’yi ilgilendirdiğini anladım. “Amerika’ya nasıl geçmiş olabilir?” diye sordu. “Kuvvetli bir ihtimalle Bering boğazından” cevabını verdim. “Pasifik adaları üzerinden de geçmiş olamaz mı?” diye sordu. Dünya coğrafyası üzerindeki bilgisi, hemen o anda ikinci bir ihtimal yaratmıştı kafasında. “Raporu Maarif Vekili’ne intikal ettirin, Tarihi Kurumu da konuyla ilgilensin” direktifini verdi Salih Bozok’a ve beni Türk musikisi, halk musikisi, geleneksel musiki ve Batı musikisi hakkında soru yağmurunda tuttu. Ona saatlerce görüşlerimi, bildiklerimi anlattım. Öyle tadına doyulmaz bir sohbetti ki, bu arada dışarıda şiddetli bir yağmur yağdığının farkında bile olmadım. Beni dikkatle dinliyor, herhangi bir görüş belirtmiyordu. Sonunda “Peki çocuğum” diyerek konuşmayı sona erdirdi. Dışarı çıktığımda saatime baktım, 4,5 saattir yanındaydım. Müthiş yorulmuştum. İstanbul’a dönerken “benim Türk Musikisiyle ilgili bir raporum olduğunu ona kim söylemiş olabilir ki?” diye düşünüyordum. Birden Afet İnan’ın Musiki Muallim’de yurtbilgisi dersleri verdiğini hatırladım, ondan öğrenmişti.”

Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi, İzmir
Doktorun her şeyden uzak uzun bir tatil yapmam tavsiyesi hayal oldu. Sekiz dokuz gün sonra bu kez Ankara’dan arandım. Maarif Vekili Abidin Özmen bir telgraf emriyle hemen kendisiyle temasa geçmemi istiyordu. Ankara’ya gittim.  Gazinin emriyle Riyaseticumhur Orkestrası’na şef tayin edilmiştim, hayatımda yeni bir safha başlamıştı…

16 Ekim 2012 Salı

Sonbahar ve Zen



Fotoğraf: Sonbaharda Elma Ağacı, Greg Hartman, Maine (Flickr)

Evin kıyıcığında
Çiçeklenmiş kestaneyi
Görmeden geçiyorlar
Bu dünyanın insanları

Japon Haiku ustası Başô

Tijen İnaltong’un Mutfakta Zen adlı kitabının giriş yazısında yer alıyor bu dörtlük. ODTÜ’de şehir planlamacılığı eğitimi alan İnaltong, 1993 yılında yüksek lisans eğitimi yapmak için gittiği ABD’de bitkilerin büyüsüyle tanıştıktan sonra, merakları doğrultusunda kendine farklı bir kariyer yolu çizen kişilerden.  Vejetaryen beslenme ve ülkemizdeki yenilebilir bitkiler üzerine 10 kitabı olan Tijen Inaltong yeni lezzetler keşfetmeyi ve bunları okurlarıyla paylaşmayı sürdürüyor.



Neden Mutfakta Zen?  Tijen İnaltong

Zen denildiğinde ilk aklıma gelen hikaye her zaman Joshu Usta’nın hikayesi olmuştur. Günün birinde bir keşiş, ustası Joshu’ya sormuş: “Zen nedir? Lütfen öğret bana.” “Kahvaltı ettin mi?” diye sormuş Joshu. “Evet usta.” Demiş keşiş. “Öyleyse” demiş Joshu, “Git çanağını yıka.” 

Benim için de Zen bu denli yaşamın içinde, gündelik yaşamın dokusuna sinmesi gereken bir kavram. Durup baktığımızda göreceğimiz, farkına varacağımız, bizi aydınlatacak olan bilge. Büyük Japon haiku (17 dizelik şiir sanatı) ustası Başô, Zen’i en derin anlamıyla yaşayanlardan biri olmuş. Onun dizelerine kulak verdiğimizde bunu görmek hiç de zor olmaz: 

Evin kıyıcığında
Çiçeklenmiş kestaneyi
Görmeden geçiyorlar
Bu dünyanın insanları

Nasıl da çiçeklenmiş kestaneyi görmeden hızla koşuşturuyoruz değil mi? Peki ya mavi kanatlarını zarif bir edayla çırparak hanımelinin nektarını emmeye çalışan kelebeği? Ya her şeyi unutup keyifle elindeki dondurmayı yalayan çocuğun gözlerindeki ifadeyi? Gün batımındaki renkleri görmez olduk. Denizin mavisinde kaybolmuyoruz artık. 

Bütün bu güzelliklerden yoksun yaşamlarımıza yaşam diyemiyorum ben. Hani ‘ot gibi yaşıyorum’ der ya bazıları. Onlar artık sinemaya, konsere gidemedikleri için kullanırlar bu ifadeyi. Benim için ise ‘ot gibi yaşamak’ farkındalıklardan yoksun yaşamaktır. Sabah koştura koştura işine giden, hızla önündeki evrakları elden geçiren, öğle saati geldiğinde, ‘adet yerini bulsun’ diye yemek yiyen, akşam da aynı telaşla evine koşup, belki marketten aldığı dondurulmuş hazır yemeği televizyon karşısında yiyip uykuya dalan, ertesi sabah saatin sesiyle yataktan fırlayıp günü bir önceki günden farksız bir şekilde yaşayan ne çok insan var şehirlerde. 

“Peki yaşamlarımızı değiştirmek için ne yapabiliriz?” diyorsanız yaptığınız her şeyi farkındalıkla yapmaya çalışın derim. Çünkü bizi ve yaşamlarımızı birbirinden ayıran ne giysilerimiz, ne de kartvizitimizde yazılı olan bilgiler. Farkı yaratan yaşamlarımızdaki ‘an’lar ve bu ‘an’ları nasıl yaşadığımızdır. Hepimizin Zen’i deneyimleme yöntemi farklıdır. Kimimiz sebze doğrarken açarız algı kapılarımızı, kimimiz ise vapurun denizde bıraktığı izi seyrederken. Farkındalık ise her gün, her an yaşanabilecek bir hediyedir. 

Japonya’nın en tanınmış çay ustası Rikyu’ya çay seremonisinin inceliklerini sormuşlar. Yanıtı, “Ateş, yakarsın, suyu kaynatır, çayı çırparsın”olmuş. Öğrenci, “Ama bu çok basit bir iş” dediğinde Rikyu, “Sen bunu hakkını vererek yap, ben senin öğrencin olayım” demiş. Büyük bir çay ustasının ustalığı yaptığı işin her anında orada olmasından gelir. Yoksa çay bahane. O usta rafadan yumurtayı da aynı farkındalıkla yapar, çöpü de aynı farkındalıkla döker, dostuyla da aynı farkındalıkla konuşur.

Düşünsenize yaşamın tüm renklerini gördüğümüzü? Sohbet ederken karşımızdaki kişinin duygularını hissettiğimizi? Akşam yatağa yattığımızda bedenimizdeki her dokunun yaptığı işin bilincinde olduğumuzu? Yemek yerken her lokmada başka bir cennet meyvesi tadarmışçasına haz aldığımızı? Çevremizdeki tüm varlıklara sevgiyle, saygıyla bakıp, her birinin bütünün vazgeçilmez bir parçası olduğunu ve bu parçanın yokluğunda bütünden bir şeyler eksileceğini bildiğimizi? O zaman daha bir yaşanılası olmaz mı yaşamlarımız? Daha ‘tam’ olmaz mıyız hepimiz? Daha çok keyif almaz mıyız ‘angarya’ olarak gördüğümüz o sıradan, o olağan, o sıkıcı günlük işlerimizden? 

Sonbahar için şifalı çaylar*

Zencefil Ayurveda ve Çin tıbbında beş bin yıldır kullanılan zencefil, ısıtıcı, temizleyici, düzenleyici ve canlandırıcı bir etkiye sahiptir. Soğuk algınlıklarında çayını içebilir, öksürük için zencefil-zerdeçal-bal karışımını sabah akşam aç karnına şurup niyetine kullanabilirsiniz. 

Adaçayı Kızılderililer’in kutsal bitkisi olan adaçayı, Akdeniz yöresinde bol bol yetişir. Antibiyotik ilaç görevi gören adaçayı diş eti rahatsızlıklarında ve boğaz ağrılarında çok yararlıdır. 

Elma Elma, besin değeri dışında nefes darlığı ve kalp hastalıklarına karşı koruyucudur. Vücuttan toksinlerin atılmasına yardımcı olur, karaciğerinden şikayet edenler ve hatta şeker hastaları bile elmadan yararlanabilirler. Elma yatıştırıcı ve uyku vericidir. Elmaya en çok yakışan iki baharat tarçın ve karanfildir. 

*Not: Özel sağlık sorunları yaşayanların her türlü bitki çayını tüketmeden önce bir sağlık uzmanından bilgi almaları yerinde olacaktır.  


2 Ekim 2012 Salı

Leyla Saz: “O esir Türk kadını bu hür vatanı nasıl doğurdu."




Leyla Saz, tarihin sararmış sayfalarında unutulmaya yüz tutmuş bir isim. Bir kadın şair, besteci ve yazar. Bostancı’da yanan köşkünden 200 bestesinin yalnızca 50’sinin kurtarılarak günümüze erişebildiği, “Yaslı gittim, şen geldim” diye başlayan, geniş kitlelerce daha çok Akdeniz Marşı olarak tanınan eserin de bestekârı. Hem Osmanlı dönemine, hem de Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki modernleşme ve batılılaşma hareketlerine tanıklık etmiş; gördüklerini, yaşadıklarını sağlığında kaleme almış bir Türk kadını.
 
Bir dönemi her yönüyle anlamak isteyen tarih meraklıları için, gayri resmi kaynaklar olarak nitelendirebileceğimiz, kişilerin günceleri, mektupları, notları, çok değerli belgeler. Batılı ülkelerde dönemlerine tanıklık etmiş kişilerin her türlü yazılı belgeleri dikkatle korunarak, aile yakınlarının bağışlarıyla müzelere aktarılır ve yayınlanarak genç kuşaklarla paylaşılırken, ülkemizde bu türden belgelerin korunmasına ilişkin bilinç henüz gelişme aşamasında.

Ülkemizin kültür zenginliğine karınca kararınca bir katkıda bulunmak adına, her sorumlu bireyin aile tarihine sahip çıkması, aile büyükleri hayattayken yaşananları ilk ağızdan dinlemesi ve bir kenara not etmesi büyük önem taşıyor.  Belki de bu şekilde çok uzak olmayan bir gelecekte, tarihin de aynı madeni bir para gibi iki farklı yüzünün olduğunu ama bu yüzlerin aslında tek bir gerçeği tanımladığını daha iyi  görebiliriz…  


 Harem, Topkapı Sarayı
1936 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan söyleşiden alıntılar: 

Siz şiire nasıl başlamıştınız?
(Gülümsemişti) Sultan Mecit devrinde dünyaya gelmiştim. Gözlerimi hayata onun sarayında açtım. Kulaklarıma ilk gelen ses annemin ninnisinden evvel saz ve şarkı idi. İşte bu muhit beni şiire götürdü. Ve 14 yaşımda ilk şiirimi yazdım.

Neydi o, şimdi hatırınızda mı?
(Derin derin dalmış, buruşuk parmaklarını bastonundan alarak ak saçlarında dolaştırdıktan sonra içini çekmişti) Ah yangın… Bütün eski şiirlerim, notalarım Bostancı’daki köşkümde yandı. Sahi, ilk şiirim nasıl şeydi acaba? Neden onu ezberlemedim bilmem ki.

Ya sonraları?
Yazardım ama daha çok okurdum. Bütün eslaf (eskilerin) divanlarını tekrar tekrar seve seve okumuştum. Sultan Mahmut’un hekimbaşı olan ve uzun müddet Avrupa’da bulunduğu için “Ekselans” diye anılan babam İsmail Paşa Girit’e vali olarak gidince bizi götürmüştü. İşte asıl orada çok okudum. Girit'te beş sene kaldık. Ve bu beş sene ben şiirle sazdan başka hiçbir şey düşünmedim.

En çok hangi şiirinizi seversiniz?
Hiç yazmış olmak için yazmadım. Kalemi elimle değil, kalbimle tutardım. Yabancı bir göze soğuk görünebilecek bir mısramın bile benim için kıymeti büyüktür. Bu sebeple aralarından birini seçemem. Bakın, mesela Abdülhak Hamit, 38 sene evvel Fenerbahçe için yazdığım parçayı beğenirdi. 

Bestelerinizi kimler yapardı?
Herkes… Her sanatkâr. Fakat benim kendimin de 200’den fazla bestem var.

Genç kızlık devrinizde eğlenceleriniz nelerdi?
Yine saz. 

Ya dans?
Biz sarayda dans da ederdik. Hiç unutmam Sultan Murat şehzadeliğinde piyanosunun başına geçer, çalar çalar, biz de kız kardeşi ile polka oynardık. Fakat asıl zevkimizi tabiatın sadeliğinde, temizliğinde arar ve bulurduk. Eğlenmek için şehrin gürültüsünden kaçar, mehtap altında ışıldayan suların koynuna atılırdık. Kalender’in, Küçüksu’yun dili olsa da söylese… Bebek’le Emirgan arasında yüzlerce sandal ve bunlarda ipeklere bürünmüş, incecik yaşmaklarının ardından birer hayal gibi beliren genç kızlar… Yarabbi! o günleri hatırlıyorum da nasıl tıkanmıyorum.
Hele meşhur hanende Nedim’in sesi duyulunca bilemezsiniz etrafa nasıl ilahi bir sükûn çöker, sanki sular bile susardı. 

                Gördüğüm gün ruyini ey mehlika.

Bu billur gibi ses Boğaz kıyılarını yalayarak titreye titreye sularda ölürken biz, duygularımızı aydan bile kıskanır gibi gözlerimizi yumar, kendimizden geçerdik. Ve şafak böyle söker, sabah böyle olurdu.

Mehtap sefalarının elebaşılarından biri de meşhur Deli Fuat Paşa idi. O, Sait Halim Paşaları, Hamdi Paşaları gölgede bırakmak için mavnalara piyanolar, mükemmel saz takımları yerleştirir, Boğazı çın çın öttürürdü.
(…)

Plaj?
Bugünkü plajı o zaman rüyamızda görsek inanmazdık. Türk kadını bir esirdi. Ve hürriyet bir seraptı ki, peşinde bütün bir ömür sürüklenerek heba olup gitti. Zaman zaman düşünürüm de bir türlü bu muammayı halledemem: O esir Türk kadını bu hür vatanı nasıl doğurdu? (Sonra koltuğa biraz daha gömülerek neşeyle gülümsedi) Ama Türk kadını bu. Öyle değil mi? Harikalar yaratmasaydı başka kadınlardan ne farkı var ki.


***

 

Kitaptan Kısa kısa...

Yemek: Sabah gelen kahvaltıda bulunan yiyecekler şunlardı: Somun, külah peyniri (saraya mahsus, enfes bir nevi tuzsuz beyaz peynir), büyük gümüş tabakta yapılmış kaymak.  Öğle yemeği ile beraber üstü meşin kaplanmış kapakla kapanıp çuha çanta içine konup bağlanmış, kenarı gümüşlü büyük tepside reçel, kaşar peyniri, zeytin, sucuk, pastırma, havyar ve yeşil salata; akşam yemeği ile de, aynı tepside tabaklarla mevsim meyveleri gelirdi.

Çatal 1860’dan sonra kullanılmaya ve sofralarda masa üzerine konulmaya başlandı. 1860’a kadar (Sultan Mecit’in son senesi) sultanların sofraları oturdukları odaların birinde bir kenara kurulurdu. Şöyle ki, yere yayılan sırmalı, pullu müdevver (daire şeklinde) yaygı üzerine altı ayaklı gümüş iskemleye yine öyle bir örtü örtülüp üstüne yuvarlak gümüş bir tepsi oturtulur, kenarına ekşi takımı, tuz ve biberlik, limon suyu, ince tülbend destimal (havlu), üzerine mercan saplı veya fildişi çorba veya pilav kaşığı, bağa tatlı kaşığı ve ekmek konur, yanında diğer bir destimal bulunurdu. Su içilmediğinden su takımı konmazdı.

İbadet: Haremde Mevlidi Şerif, Leylei Regaip, Miraç ve Berat kandili karşılama orucu tutulur, Kuran okunurdu. Saraylarda hiçbir vakit ibadet ihmal edilmezdi (Tarikata mensup kimseye tesadüf etmedim.) Namazlarına ta çocuklukta başlar, namazlarını daima vaktiyle kılarlardı. 

Sarayda bayram töreni: Bayram hazırlıkları arifeden evvel bitirilir, arife günü gençler, çocuklar, hep giyinir, sarayın büyük beylik sofalarında, avluda, bahçede ve ormanda gezinirlerdi. Bunlara “Arife çiçeği” derlerdi. Bayram eğlenceleri için avluya kurulan dönme dolap, atlı karaca (çocuklarımızın ağzında “atlıkarınca” haline gelmiş), salıncak, arife günü ikindi vakti hazır bulunur. Yapan ustalar nöbetçi haremağalarının gözü önünde tecrübe eder, giderlerdi. 

Sokak kıyafetleri: En eski feraceler bedenden daha geniş, bolca, kolları ve elleri örtecek kadar uzun, dört köşeliydi. Şemsiyeler de vardı. Bir karış ende yaşmak parçasının bir başına köşesini de dönmek şartıyla ince oya yapılırdı. Feraceler çuhadan, kazmirden, şaliden, Ankara sofudan yapılırken, zamanla kadifeden, ipekli kumaşlardan yapıldı. Ferace bir süre kayıkta giyilmeye devam etti. Sonra kayık gezintileri de Boğaziçi kibar ailelerin ve sınıfların dağılmasıyla bitti, giyilmez oldu. 

Şimdi (1919) İstanbul halkı ve taşra halkı hep çarşaflanıyorlar. Arabistan örtüsü carı (çarşaf) oralarda uzun müddet oturup, o örtüye alışmış hanımlar İstanbul’a getirmişti. Örtünmek hususunda fazla taassubu olanlardan yahut öyle görünmek isteyenlerden çoğu bunları görerek carlandılar. (...) Ben de Trabzon’a gittiğimizde siyah canfesten hususi bir çarşaf yaptım. Zaten zayıf olan gözlerim yüzümdeki yemeni ile kapanınca yolumu göremedim. Vapurdan inerken denize düşmeme ramak kalmıştı. O kıyafette özenecek hiçbir şey yoktu. Aksine gümrük hamallarının yuvarladıkları çuvallara benzemek (teşbih kaba düştü ama beis yok kendim de giymiştim.) hoşa gider şey değildi. Hele Cenabı Hakkın, görmek için ihsan ettiği gözleri, ağzı ve burnu örtüp, kapatıp görmeyi güçleştirmek, nefes almayı zorlaştırmak katlanılır azaplardan değildi.