23 Mayıs 2012 Çarşamba

“ERKEĞİN OKUMUŞU KADI, KADININ OKUMUŞU CADI!”



“Türk Kimliği” adlı kitabında, mimar, insanbilimci ve eğitimci Bozkurt Güvenç (Prof. Dr.) genç Türk Cumhuriyeti’ndeki eğitimde yenilenme hareketini çeşitli boyutlarıyla ele alırken, Türkiye’de neden filozof yetişmediğini de sorusunu da bizlere yöneltiyor.

“Erkeğin okumuşu kadı, kadının okumuşu cadı!”. Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan her on erkekten ve her yüz kadından ancak birinin okuryazar olduğu Tanzimat döneminde kullanılan deyişlerden biriymiş bu söz. Bugün Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyet’ine geçişte, eğitimin oynadığı rolü Bozkurt Güvenç’in notlarından alıntılayarak hatırlayacağız. 

“İnsan ve Kültür” ve “Japon Kültürü” üzerine de kitapları bulunan Güvenç’in, tarihte Türk Kimliği’nin dönüşümü üzerine, pek çok referansla destekleyerek yaptığı değerlendirmeler aynı adlı kitabında yer almaktadır.  

Fotoğraf: İsmail Hakkı Tonguç Arşivi
***


Eğitim: Bilim-Sanat-Felsefe ve Tarih Bilinci, Bozkurt Güvenç


İnsan, eğitim süreciyle insan olduğuna; benzerlikler, ayrılıklar ve değişmeler eğitimden kaynaklandığına göre, yeni Türk insanı eğitimle yaratılacaktı. Tanzimat sonrası Osmanlı Maarifi döneminde, İbrahim Şinasi Efendi’ler, Tevfik Fikret’ler gibi Türk Rönesansı’nı başlatan özgür düşünceli aydınlar yetişmişti; ama toplumun devrimci gelişmeye ya da kendi kendini yenilemeye hazır olduğu söylenemezdi. İttihatçılarla Jön Türkler sorunu anlayıp anlatmışlar; ama çözüm yolunu bulamamışlardı. Eylem, uygulama Mustafa Kemal’e kalmıştı. 

Tanzimat ile Abdülhamit dönemi eğitimi, Türkçeyi öğretim dili olarak okullara sokmakla çok büyük bir atılımda bulunmuş; yalnız kadıların değil kadınlarla kızların da eğitilmesi gereğini ilke olarak benimsemiş; ne yazık ki, gerçekleştirememişti. Okuryazar kadınların büyük çoğunluğu İstanbul, İzmir, Beyrut ve Selanik gibi  kıyı kentlerinde yaşıyordu.
 
1924 yılında Eğitimin Birleştirilmesi Kanunu, bütün bu sorunların çözümüne yönelik bir eğitim seferberliği oldu. Medreseleri kapattı. Müslüman hayırseverlerce kurulan okulları denetleyen Vakıflar Bakanlığı’nı kaldırdı. Yabancı örgütlerce kurulmuş olanlar dâhil, bütün özel-yabancı okulları tek yönetim, denetim altında topladı. 

Bunlar kuşkusuz gerekliydi ama Türk toplumunda eğitim-öğretim işleri sorunlu oldu. Fransa’dan alınıp Cumhuriyet okullarında uygulamaya konulan pozitif bilime dayalı ders programları, toplumla okul arasında ikilikler yarattı. Millet Mektepleri, yetişkin ana babalara okuma yazma öğretmek amacıyla açıldı. Okuryazarların sayısı arttırıldı, ama okuyacak/okunacak basılı malzeme yetersiz kaldı. Türk toplumunun eğitim düzeyini incelemek üzere çağırılan Amerikalı eğitimci John Dewey (1952) ünlü 1924 raporunda doğru bir tanıyla: Her okulda bir işyeri / Her işyerinde bir okul! açılmasını öneriyordu. Ne var ki, okul açabilecek işyerlerinin sayısı yüksek değildi. Bu fikir ve öneri, ancak 1940’lı yıllara doğru (İsmail Hakkı) Tonguç ile (Hasan Ali) Yücel’in kurduğu Köy Enstitüleri ve Rüştü Uzel’in “Teknik ve Mesleki Öğretim” reformu ile yani yine okullarda uygulamaya konuldu.
Yapısal sorunlar büyük olduğunca çetindi; toplumun işyerleri ise okullardan daha gelişmiş düzeyde değildi. Milli Eğitim sorunu, bir iki şeker, dokuma, çimento fabrikası ya da demiryolu atölyesi ile çözümlenecek gibi değildi. 

Devrimci hareket, okulla hayat, yönetimle toplum arasında derinleşen uçurumu, Halkevleri ve Halk Odaları diye bilinen kültür kurumlarıyla kapatmayı denemişti. Sanımca, 1930’ların Halkevi – taşradaki bazı ortaokullardan daha etkili, hatta verimli – halk eğitimi yaptı. 

Türk Tarih ve Dil Kurumları ile Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, bütün Türk vatandaşlarına kim olduklarını yani Türk Tarihini Trükçe anlatmak amacıyla kurulmuştu. 1933 Üniversite Reformu ise var olmayan fizik, kimya ve fen öğretmenlerini yetiştirmek amacıyla yapılmış olmalıydı. 

İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Türkiye Cumhuriyeti, çağdaş bir ülke olma hedefine hemen hemen ulaşmıştı. Ülkenin tek eksiği, eğitimden (yani okuldan) yoksun köylülerdi Ancak her yıl yenileri açılan modern Köy Enstitüleri ile sorun, en kısa zamanda çözümlenmiş olacaktı (Eyüboğlu, 1979) Belki pek fazla bilim yapılmıyordu ama bilime, devrime ve Türkiye’nin geleceğine yürekten inandırılmış, milliyetçi kuşaklar yetişiyordu. Geleceğin daha iyi olacağı inancı yaygındı, sağlamdı.

Türk devriminin eğitim, bilim, felsefe sorunları, 1957’de Erişirgil’in “Filozof neden yok?” adlı küçük kitabında tartışılmıştı. Erişirgil, “Bilimsel araştırma ile araştırmacı yok ki, filozof olsun; bilimin olmadığı yerde filozof da yetişmez” yargısına varıyordu. Geçmişten ders almamızı öneriyor, “Göreceksiniz, ilimde, ahlakta ve sanatta istediğimiz düzeye vardığımızda, bizde de filozoflar yetişecektir” diyordu.
 
Toplumbilimci Ziya Gökalp de, filozof yokluğu ile ilgili, akli bir eksiklikten çok müsbet bilimlerde akıl yürütmeyi veya tartışmayı mümkün kılacak seviyeye gelememiş olmamızla açıklamak doğru olur, diyordu.

1988 yılında Profesör Macit Gökberk felsefe yapmanın özgür bir vicdan istediğini savunarak, 12 Eylül’deki din-devlet işbirliğinin Atatürk devrimlerine indirilmiş en ağır darbe olduğunu vurgulamıştır. 

Eğitim sorunu bunca önemlidir de, okullar sanıldığınca, söylendiğince önemli olmayabilir. Çünkü eğitim sürecinin asıl müfredat programı hayatın kendisidir. Okul kuşkusuz toplumu etkiliyor, ama toplum da okullardaki eğitim sürecinin mayasını belirliyor. Sorunun çözümü Cumhuriyet’in ilk yıllarında başarıyla uygulandığı gibi, yaygın halk eğitimidir.  Bugünün TV kanalları yaygın eğitim için ideal iletişim aracıdır. 

***
27 Ekim 2012 tarihine kadar İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nda gezilebilir.





17 Mayıs 2012 Perşembe

Biz Bilinci – 1


Eski Türk boylarından, Osmanlı’ya, Osmanlı’dan genç Türkiye Cumhuriyeti’ne güzel Anadolu’muzun bereketli toprakları binlerce yıl boyunca pek çok mikro kültüre (dil, din, ırk, yaşam alışkanlıkları yönünden farklı değerlere sahip alt toplumlar) ev sahipliği yapmış. Mustafa Kemal Atatürk’ün Osmanlı’da başlayan yenileşme hareketlerini, evrensel değerlerle bağdaştırarak, bambaşka bir boyuta taşımasıyla, söz konusu mikro kültürler, “Ne Mutlu Türküm diyene” sözü altında bir olmayı büyük ölçüde başarmışlar. 

Günümüzde bu anlayışın yer yer örselendiğini, üstelik de bu duruma zemin hazırlayan pek çok uygulamanın devletin geniş yetkilerini ve imkânlarını, bir süreliğine emanet olarak üstlenmiş hükümetler eliyle gerçekleştirildiğini görmek, pek çok vatansever gibi, bana da derin bir üzüntü veriyor. 
  
İletişim dilinde “Sen Ben” anlayışı diye nitelendirilen ve aynı yöne bakmak yerine, kişileri taraf haline getiren ve olumsuz hisleri besleyen bu durumdan kurtulmanın tek yolu içimizde uyuyan “Biz” bilincini geri çağırmaktan geçiyor. Her birimizin aslında, insanı insanca yaşatacak ölçüde gelir, barınma, sağlık güvenliği,  eğitimde fırsat eşitliği, adaletli bir sistem, huzurlu bir yaşam gibi ortak beklentileri olan 70 milyonluk dev bir ailenin üyesi olduğumuzu hiç aklımızdan çıkarmadan.
 
Bugün gazete haberlerinin biz bilincini nasıl beslediği ile ilgili ilginç bir araştırma özetine yer vereceğiz. Araştırmanın detayları, değerli psikolog ve iletişim psikolojisi uzmanı Doğan Cüceloğlu’nun (Prof. Dr.) İçimizdeki Biz adlı kitabında yer almaktadır.

***


Gazete Yazarlarında Sen Ben Anlayışı ve Biz Bilinci

Yaygın olarak okunan ve Türk okuyucusunun hemen aklına  geliveren toplam iki milyon beş yüz bin baskıya ulaşan altı gazete, alfabetik sırayla, Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet, Sabah, Türkiye ve Yeni Yüzyıl gazetelerinin her birinin 21 Haziran 1996 gününden itibaren on sayısı incelendi. Bu gazetelerde yazan yazarların, ekonomi ve spor da dahil olmak üzere, yazıları üç ölçek üzerinden değerlendirildi. 

Üç ölçek:

1 Tepkisel açıklama ya da sistem içinde açıklama ölçeği
Tepkisel açıklamada yazar bir olayı yorumlarken “Allah kahretsin, işte böyle oluyor; bu millet adam olmaz. Şu insanlar kötü, bu insanlar kötü; toplum kötü, devlet düzeni kötü gibi bir bakış açısı içindedir. 

Sistem içinde açıklamada yazar, olayın arkasında yatan dinamikleri gözler ve onları o şekilde bir araya koyar ki, olay yeni bir ışık içinde anlaşılır ve okuyan bu yazıdan yeni birşeyler öğrenir. 

2 Acizlik – Güçlülük ölçeği
Yazı okuyucuya “Acizlik - sen bu konuda bir şey yapamazsın” duygusu mu veriyor, yoksa “Güçlülük - sen bu konuda bir şeyler yapabilirsin” duygusu mu?

3 Kısa vadeli ve uzun vadeli görüş
Yazı okununca edinilen izlenim ne? Yazar uzun vadeli olarak olayları içeren, tümü kapsayan bir vizyon oluşturuyor mu? Yoksa yanıp, yakılıp, şu andaki durumu gözleyerek kısa vadeli ve dar kapsamlı bir görüş içinde mi olayları algılıyor?
Bu üç ölçeğin eksi ucu Sen Ben anlayışını, artı ucu ise Biz bilincinin seviyesini ölçmektedir.
Araştırmanın sonucunda, incelenen 104 köşe yazarının ancak 41 tanesinin Biz puanı olumlu ortalama vermiştir. Geri kalan 63 yazarın Biz puanı olumsuzdur, onlar yazılarını Sen Ben anlayışı içinde yazmışlardır. 

Sen Ben anlayışı kişileri tepkici, aciz ve vizyondan yoksun biri olmaya yönlendirmektedir. Vizyonsuz, umutsuz, umudunu kaybeden insan güçsüz bir insandır. Çünkü umudumuz şimdiki gücümüzün kaynağıdır. 

***

Gerçekten sorumlu ve çağdaş bir vatandaş olmak isteyen herkesin, bugünden itibaren sadece günlük gazetelerimizi ve televizyon programlarımızı değil, konuşmalarına kulak verdiğimiz, geleceğimize yön veren siyasetçilerimizi de aynı bilinç ve farkındalıkla dinlemesini ve izlemesini istiyorum.  




15 Mayıs 2012 Salı

NE KADAR BENZEMEZMİŞİM BANA BEN?!.. *


Resim: Su Yücel (Hasan Ali Yücel'in torunu, Şair Can Yücel'in kızı)


İyi Vatandaş İyi İnsan, Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin en üretken ve uzun süreyle görev yapan Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel’in 1956 yılında kendi eliyle kurduğu Türkiye İş Bankası yayınlarından çıkan bir kitap.

Kitapta farklı kültürlerin büyük düşünürleri, üç büyük din ve peygamberleri, insan ve çevresi ile toplum ve millet olguları ele alınıyor. Kitabın önsözüne kısaltmadan yer veriyorum aşağıda.

Bizim İnsanımız
Mühim olan, şu veya bu olmak değil, kendimizin ne olduğunu bilmektir.

Bu kitabı şüphesiz okuyucularım için yazdım. Fakat itiraf edeyim ki, yazma sebepleri arasında kendim de varım. Ömrümün otuz beşten eli beş yılına kadar süren devresinde politika içinde yaşamış olmam dolayısıyla hakkımda verilmiş doğruya uyan veya uymayan hükümler, bana bugüne kadar edindiğim bilgi ve tecrübeleri bir arada açıklama ihtiyacını duyurmuştur. Beşer kaderinde tahammülü en güç olay, anlaşılmamak; bundan da ağırı, ters ve yanlış anlaşılmak; daha da zorlusu;

Ne kadar benzemezmişim bana ben?!..

Dedirtecek şekilde anlatılmaktır. Ne yapalım ki, insanlar, cinsdaşlarına karşı her zaman adalet üzre olamıyor ve her zaman tarafsız kalamıyor. Nitekim aynı haksızlıklar, şahsım için pervasızca reva görülmüştür.

Bu hale bakıp, Goethe’nin dediği gibi, hayat ve hürriyetlerimizi, hatta bazen fikri şeref ve beşeri haysiyetlerimizi korumak için her gün yeniden mücadeleye ve durmadan kendi hakikatimizi savunmaya mecbur oluyoruz.
Yeter ki savunmada tutacağımız yol, aynı şekilde bir saldırma olmasın. Aksi takdirde ne vicdanlarda huzur, ne toplulukta nizam kalır. Hudutsuz zannedilen müdafaa hakkı bile edeple sınırlanmıştır.

Bu hisler içinde belki ben de Shakespeare ile nefes birliği ederek şöyle diyebilirdim:

Vazgeçtim bu dünyadan, tek ölüm paklar beni;
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez,
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın…

Evet, ben de böyle diyebilirdim. Fakat demedim. Nitekim Shakespeare de diyememiş. Fuzuli üslubundaki bu üzüntülü şirinin sonunda, dediklerine pişman olarak şöyle söylemiş:

Vazgeçtim bu dünyadan; dünyamdan geçtim ama
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama!..

Büyük şairin “sen” diye hitap ettiği kimdi, bilmiyorum. Fakat kendiminkini pek iyi bilmekteyim. O, “Bizim İnsanımız”dır.

İşte ondan vazgeçmedim. Geçemem. Doğru bildiklerimi ona açmaya mecburum. Diğer taraftan “günlük ve geçici ikballerin, parlak, fakat gözlerimizi oyan ve bizi kör eden aletler” olduğunu da anlamış buluyorum. Hâlbuki insan için en büyük nimet, görmektir. Bilhassa olanı olduğu gibi görmek… Bundan üstün zevk arayanlar ise ancak onu, gördüklerini göstermekte bulabilirler. Bundan sonraki sayfaları dolduran fikirler, bu yolda, hayat vermiş büyük insanlarındır.

Benim emeğim, sadece onları bir araya getirmek, toplamak ve söylemek olmuştur. Bunda kullandığım usul, sevgidir. Sevgi, sevenlerin birbirlerine bakışlarında değil, aynı şeye ve aynı yere bakmalarındadır. İdeal budur ve inanıyorum ki, sevilmeyen, anlaşılamaz.

* Hasan Ali Yücel
19 Mayıs 1956



7 Mayıs 2012 Pazartesi

BAHAR ŞİİRSİZ, ŞİİRLER BAHARSIZ OLUR MU HİÇ?


Orhan Veli ile onlu yaşlarımızda beni tanıştıran dostum Sinem'e sevgiyle, 

Beni Bu Havalar Mahvetti

Orhan Veli Kanık

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum.
Eve ekmekle tuz götürmeyi;
Böyle havalarda unuttum.
Şiir yazma hastalığım;
Hep böyle havalarda nüksetti.
Beni bu güzel havalar mahvetti.
*
Birisi
Nahit Ulvi Akgün
Bir şey var aramızda
Senin bakışından belli
Benim yanan yüzümden
Dalıveriyoruz arada bir
İkimiz de aynı şeyi düşünüyoruz belki,
Gülüşerek başlıyoruz söze

Bir şey var aramızda
Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek
Fakat ne kadar saklasak nafile
Bir şey var aramızda,
Senin gözlerinde ışıldıyor,
Benim dilimin ucunda
*
Anlamak
Necip Fazıl Kısakürek

Anlamak yok çocugum, anlar gibi olmak var;
Akıl için son tavır, saçlarını yolmak var. 

4 Mayıs 2012 Cuma

“Tarihlerin yazmadığını efsaneler dile getirirmiş…” Ali Püsküllüoğlu

Herkesin ailesinde yeri doldurulamaz bir hikâyeci mutlaka vardır. O sözü alıp, anlatmaya başladığında bir sessizlik çöker odaya; küçükler kulaklarını dört açıp dinlerken, bir yandan da, ne olur bitirmesin sözlerini, biraz daha uzatsın, biraz daha anlatsın, diye dua ederler adeta. 

Ali Püsküllüoğlu’nun Efsaneler adlı kitabını ilk okuyuşumda, böyle usta bir anlatıcı ile karşılaştığımı fark etmiştim. Soluk, saman sarısı sayfalardan, capcanlı, rengârenk dünyalara açılan kapılar belirmişti önümde. 

Yalnızca şairliği, edebiyatçı kimliği ile değil, dil ve sözlük alanında Türkçe’ye yaptığı büyük katkıları için de minnetle anımsadığımız Püsküllüoğlu’nun kitabında derlediği, benzersiz Anadolu efsanelerinden, beni o yıllarda en çok etkilemiş olanlardan birini, noktasına, virgülüne dokunmadan, paylaşmak istiyorum sizinle…

Ali Püsküllüoğlu, Efsaneler: Bir adaya adını veren kız

Gevaş yakınlarında, Van Gölü’nün birkaç adacığından biri vardır. Kıyıya uzaklığı şöyle böyle beş kilometre olan bu adaya “Aktamar” ya da “Akdamar” derler. Bugün kimsenin oturmadığı bu adada, Van Gölü’nün bütün martıları yaşar, dense yeridir. Adanın bir özelliği de, badem ağaçlarıdır. Ama asıl özelliğini, ünlü kilisesinden alır: Aktamar Kilisesi.
Kilise söylendiğine göre Milattan Sonra 815 yılında yapılmaya başlamış, yapım işi yüz yıldan çok sürmüştür. Tarihler, MS 921 yılında bitirildiğini, mimarın da Mannel adlı bir keşiş olduğunu yazar. Kilise, bir ermeni tapınağıdır. Dış yüzeyi, çok güzel betilerle süslenmiştir. Çin’de, kutsal kitaplardaki öykülerden alınmış konuları işleyen kabartmalar vardır: Adem ile Havva’nın cenetten kovuluşu, Yunus yalvaçın balık karnına düşüşü gibi. Tarihler, bu adaya kiliseden dolayı mı “Aktamar” dendiğini, yoksa, adanın adı olan “Aktamar”ın mı kiliseye ad olduğunu yazmıyor.
Tarihlerin yazmadığını efsaneler dile getirirmiş… Bakalım efsane ne der? 

Ada, o zamanlar şimdikinden de güzelmiş. Martılar daha tatlı öter, bademler daha tatlı çiçek açar, adaya bir ayak basan bir daha geri dönesi olmazmış. Olmazmış ya, her önüne gelen de ayak basamazmış. “Neden ki?” derseniz… Keşişler bırakmazmış. Çünkü, ada, keşişlere verilmişmiş. Oraya, ancak, keşiş olmak isteyenleri alırlarmış. Ve de oradan ayrılıp gidenler de, keşiş olur, öyle gidermiş.
Adada, kilisenin başkeşişi olan, dediği dedik bir adam varmış. Onun da, uysal mı uysal, güzel mi güzel bir kızı. “Keşişin kızı da olur muymuş?” demeyin. Söylence bu ya, varmış işte. Adı da Tamara imiş. Tamara, dinsel bayramlarda başına çiçeklerin en güzellerini takar, giysilerin en güzellerini giyer de öyle gidermiş kiliseye. Ona bakan öteki keşiş kızları da öyle yaparlarmış. Ama, bu kızlar içten içe de Tamara’yı kıskanırlarmış. Yüzüne gülmeleri de, başkeşiş olan babasından korkuları yüzündenmiş.

Adanın karşısında, karşı kıyıda, Gevaş’a üç beş adım yerde, yalnız başına yaşayan bir delikanlı varmış. Kimmiş, neymiş, bilen yokmuş ama, yine de, delikanlının yiğitliği söylenir dururmuş o yörede. Delikanlı, gündüzleri gölde avladığı balıklar yer, martılarla selamlaşır, göle akan tatlı sulardan içer, sıcak bastı mı da, adaya bakan bir ağacın altına uzanır, uyurmuş. Uyanınca göle girer, saatlerce yüzer, yüzermiş. Yüzücülükte üstüne yokmuş. Bir daldı mı yedi kat suyun altına girer, bir çıktı mı, taa mavi dalgalar arasından başı gözükürmüş. Günün birinde, böyle dalıp çıka çıka yüzerken bir de bakmış ki adaya üç kulaç kalmış. “Buraya değin gelmişken hele bir çıkayım gizlice şu adaya” diye düşünüp, kayalık bir yerden ayak basmış adaya. Badem ağaçları arasında saklanarak, ne var ne yok, biraz daha yakından görmek isterken, bir de bakmış ki ne göre? Az ötesinde, çiçek açmış bademlerden çiçekler koparıp başına takınan, bir yandan da usuldan inceden bir ezgi mırıldanan bir kız. Kız ama ne kız! Delikanlının aklı başından gideyazmış. “Hele kendine gel” deyip, biraz daha yaklaşmış kıza. 

Kız, delikanlıyı görünce, önce şöyle bir kaçmaya yeltenmiş ama sonra, delikanlının bedeninin güzelliğine kapılıp, öyle kalakalmış. Delikanlı, kıza yaklaşıp, “Kimsin, nesin?” deyince, kız kendine gelmiş ve de “Hele sen söyle” demiş. “sen kimsin, nesin? Buraya nasıl ayak bastın? Bir gören olduysa yanarım gençliğine!”
Delikanlı o vakit, anlatmış olanı biteni. “Karşı kıyıda yaşarım” demiş, “göl benim dünyamdır. Kimim kimsem yok. Martılar arkadaşım, ağaçlar sırdaşım ve de balıklar aşımdır. Gölün dalgalarıyla kucaklaşır, kıyının kumlarıyla oynaşır, yaşar giderim.”
Kız, kendi gibi uçarı birini bulduğunu anlamış ve de demiş ki, “Ben de başkeşişin kızıyım, adım Tamara. Sıkıldıkça yakarılardan, kutsal kitaplardan ve de keşişlerden, alır başımı buralara gelirim. Benim de ağaçlar sırdaşım, martılar arkadaşımdır. Çiçekleri görmediğim günler, yaşamış saymam kendimi. Onun için kışı hiç sevmem. Dalgalardan korkarım, onların ak köpükleri coşkulandırsa bile beni. Gölü, mavi, durgun oldukça severim ve şuradaki yerde, göle girerim.” Eliyle göstermiş o yeri. Ki, orası delikanlının adaya ayak bastığı yermiş. Kayalıkça, ama kuytu bir kumsal.

Böylece, Tamara ile delikanlı, bir süre konuşup, ayrılmışlar. Ayrılırken de, ara sıra o kayalığa gelip arkadaşlık etmek için birbirlerine söz vermişler. Verilen söz tutulmak içindir. Onlar da öyle yapmışlar, durmuşlar sözlerinde. Buluşmalar başlamış gizli saklı. Ve de günler, göz açıp kapayıncaya değin geçmişçesine, geçip gider olmuş. Derken, adına “sevi” denen bir duygu, önce usul usul, sonra yeğin yeğin gelip oturmuş her ikisinin de içine. Buluşmalar sıklaşmış, iş sevişmelere dökülmüş. İş ona dökülünce, Tamara’yı bir korku almış, “Ya keşiş babam duyarsa, ya bir gören olursa?” diye. Bunu delikanlıya açınca, delikanlı, “Haklısın” demiş. “gündüzleri değil, bundan sonra geceleri buluşalım. Sen, akşam bastı mı, bir mum alırsın, kayalığa gelirsin. Ben karşıdan, mumun ışığını görünce, yüzer gelirim sana doğru.”
Böyle kavli karar etmişler.
Bir süre de böyle geçmiş. Tamara akşam bastı da el ayak çekildi mi ortalıktan, kayalığa gelip mumu yakıyor, bir zaman sonra gölün sularını kulaçlarıyla yara yara, sevgilisi geliyormuş. Bu böyle nice sürmüş, bilinmez. Günlerden bir gün, Tamara’yı kıskanan keşiş kızlarından biri işin nereye vardığını görmüş. Yememiş içmemiş, gidip başkeşişe anlatmış. “Böyle, böyle” demiş. Tamara, her gece o kayalıkta mum yakıyor, sevgilisi yüze yüze geliyor o ışığa doğru, buluşuyorlar.”

Başkeşiş, bunu duyunca beyninden vurulmuşa dönmüş. Dönmüş ya, kıza da, “Bunu benden başka kimseye söylemişsen, seni sürerim bu adadan; yok, dilini tutmuşsan, yakında rahibe yaparım.” Demiş. Kız, kimseye söylemediğini bildirince de, “Hadi” demiş, “bu gece beni oraya götür, gözlerimle göreyim.”  
O gece başkeşiş, iki sevgilinin buluşmalarını gözleriyle görmüş.
“Ya sonra neylemiş?” derseniz… Neyleyecek? Düşünmeye başlamış, ki bu işi kimse duymadan nasıl çöze diye. O düşüne dursun, ertesi gün daha ikindileyin, gölün mavi sularını dalgalandırmaya başlamış bir yel. Ak ak köpürmekte olan göl, akşama doğru iyice fırtınaya çeviren yelle, öyle bir dalgalanmaya başlamış ki, gelip gelip kıyıya çarptıkça, sesi yankılanıyormuş ta ötelere değin. Başkeşiş, “Olursa bu gece olur bu, olmazsa yandık; onurumuz iki paralık olur dillere düşerse iş” diye düşünüp, karar vermiş ki, bu gece o kayalıkta mumu kendi yakacak. Işığı gören delikanlı, eğer ki sevgisi derinse, fırtına mırtına dinlemez, kendini atar göle.
Daha gündüzden fırtınanın yapacağını anlayan Tamara, o gece gitmemiş kayalığa.

Bu, başkeşişin işini daha da kolaylaştırmış.
Fırtına sürüp gider, dalgalar kıyıları döverken, delikanlı bir bakmış ki, karşıda Tamara’nın ışığı kendisini çağırmakta. Durur mu? Atmış gölün dalgaları arasında kendini, başlamış kulaç atmaya. Kabaran dalgalar, her kulaç atışında onu sanki göklere kaldırıyor, sonra alıp yedi kat yerin dibine indiriyormuş. Dalgalar onu her kaldırışta ışığı görüyor güç alıyor; her indirişte, yitiriyor ışığı, gücünü yeniden toplamaya çalışıyormuş. Böyle yüze yüze, saatler geçmiş aradan, bir türlü ulaşamamış delikanlı kayalığa. Derken, belki de kayalığa yaklaştığı bir sıra, gücü iyice kesilmiş, kolunu kaldıracak hali kalmamış. Tam o sıra, fırtına birdenbire, olanca gücüyle kabartmış gölün sularını ve kocaman dalgalar, delikanlıyı çekmiş kucağına. Delikanlı, son bir soluk toplamış ve “Ah, Tamara!” diye bağırmış. Sesi, dalgaların, fırtınanın sesine karışmış önce, ama sonra her bir yandan duyulmuş açık seçik, “Ah Tamara! Ah Tamara!” diye.
Bu, ondan son iz olmuş. 
Derler ki, bu sesi duyan Tamara, koşup kayalığa gelmiş, görmüş ki, babası yanan bir mum tutmakta elinde. İşi anlamış. O vakit kaldırıp atmış kendini gölün dalgaları arasına. İki sevgili, hala gölün dalgaları arasında oynaşıp duruyorlarmış…

Oralılar size bu efsaneyi anlattıktan sonra derler ki, işte bu adanın adı delikanlının “Ah Tamara” diye bağırmasından çıkmış, gün gelmiş söylene söylene “Akdamar” olmuş.
Ona, “Aktamar” diyenler de çıkar; bu, efsaneye daha yakın bir addır. Şu var ki, tarihler söylemiyor doğrusunu, ki bilelim nedir işin aslı sevgili okurlar.

Ali Püsküllüoğlu, Efsaneler, Arkadaş Çocuk, 2008
Van Fotoğrafları: Flickr