29 Ocak 2012 Pazar

Benim için gerçek bir kalp, lütfen…

Oz Büyücüsü (The Wonderful Wizard of Oz) Amerikalı yazar Frank Baum tarafından 1900 yılında kaleme alınmış, çok sevilen, masalsı bir çocuk kitabıdır. Bir kalp kusuruyla dünyaya gelen Baum, çocukluk yıllarını zorunlu olarak daha sakin oyunlarla, hayali dostlarla geçirir. Sıkılgan bir çocuk olan yazarın gelişkin hayal gücünün ilk tohumları o yıllarda atılır. Kitabın kahramanı Dorothy’ye cesaret arayan korkak bir aslan, beyni olmadığı için düşünemeyen bir korkuluk ve kalbi olmadığı için duygulanamayan bir teneke adam eşlik eder.

Geçtiğimiz hafta yayın kuruluşlarında sağlık ve organ bağışı konularında dikkat çekecek sayıda haber yer aldı. Haberlerin pek çoğu olumlu, geleceğe dair ümit vericiydi. Ancak aralarından bir tanesi var ki, okuyanların yüreğini dağlayan cinsten. İki yaşını henüz bitirmiş Çiğdem Gürler, bebeklikten çocukluğa geçemeden, uzun süredir beklediği kalp nakli gerçekleştirilemediği için hayata gözlerini yumdu.

Organ bağışı, günlük yaşamda unutmak istediğimiz bir gerçeği yüzümüze sertçe çarptığı için, üzerinde düşünmesi ve dillendirmesi kolay konulardan biri değil. Ancak Amerika ve Türkiye'de uzun yıllardır ekibiyle birlikte yaptığı başarılı karaciğer nakilleriyle, sayısız hayat kurtaran değerli tıp doktoru Prof. Dr. Münci Kalayoğlu’nun aşağıdaki sözleri, çoğumuzun düşünmekten bile kaçındığı bu konunun önemini etraflıca özetliyor:

Fotoğraf: Gürler Ailesi

“Organ bağışı konusuyla ilgili herkesin bilgilendirilmesi gerekmektedir. İlk olarak şu soruyu sormamız gerekir. Organ bağışı niye hayat kurtarır? Bağış olduğu sürece yapılan organ nakilleri sayesinde hasta olan insanlar iyileşip, normal hayatlarına dönebilirler. Bu toplumsal bir problemdir ve herkesin elini taşın altına koyması gerekir. Çok iyi merkezler kurulması ve çok sayıda organ nakli yapılması, kronik organ yetmezliği sorunu yaşayan hastalarımızın kurtarıcısı olacaktır.

Ülkemizde organ bekleyen kişi sayısı gün geçtikçe artmakta ancak organ bağışının istenilen düzeylere ulaşamaması nedeniyle kısıtlı sayıdaki hasta organ nakliyle hayata dönebilmektedir. Bu sistemin Türkiye’de henüz iyi işlememesi nedeniyle organ bağışının az olması, hastaları ve organ nakli merkezlerini canlıdan nakillere yöneltmektedir. Türkiye, organ bağışında gelişmiş ülkeler seviyesine çıktığında, sağlıklı insanların ameliyat olmasına gerek kalmayacaktır. Bu konuda tüm toplumu aydınlatacak projeler üretilmelidir.”

Bana gelince, ben herkese vicdanlı bir kalp, en acı günlerinde bile olsalar, dogmalara yüz vermeden doğrular üzerinde tarafsızca düşünmeyi başaracak bir beyin ve zor kararları göğüsleyebilmek için tükenmez bir cesaret diliyorum, daha nice Çiğdem’ler dünyaya getirdikleri benzersiz hediyeleri bizlerle paylaşmadan ve hayatla tanışamadan bir hiç uğruna solup gitmesinler diye… Hep birlikte gökkuşağının öte tarafına geçmeyi beklemeden…

*

Yapay kalple yaşam savaşı veren Çiğdem bebeğin organları iflas etti, Posta Gazetesi, Arda Tuna

Türkiye'de yapay kalp takılan en küçük ikinci bebek olan 2.5 yaşındaki Çiğdem Gürler hayatını kaybetti.

Minik Çiğdem kalp bağışı beklerken hayatını kaybetti

Bağlantı*

Türkiye Organ Nakli Derneği

Prof. Dr. Münci Kalayoğlu haberleri

Organ ve Kan Bağışı, Diyanet İşleri Başkanlığı Açıklaması

24 Ocak 2012 Salı

Yazık o ülkeye ki, kahramanlara ihtiyaç duyar*

Galile**

Uğur Mumcu, 7 Şubat 1984, Cumhuriyet


Ünlü bilgin Galile’nin yaşamı, bilim özgürlüğünün yiğitlik ve yılgınlıkla dolu yazgısını oluşturur. Özgür düşüncenin çeşitli ülkelerde çağlar boyu karşılaştığı baskılar, hep Galile’yi anımsatır. Oysa Galile, bilim özgürlüğünün ödün vermez bir yiğit savaşçısı değildir. Engizisyon Mahkemesi önünde, daha önce kanıtladığı bilimsel gerçeği yadsımış; egemen güçler karşısında diz çökmüş ve susmuştur.

Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sergilenen, Bertolt Brecht’in “Galile” oyunu, bağnazlıktan kaynaklanan baskıların bir bilim adamını nasıl eritip tükettiğini, düşünceyi açıklama özgürlüğünün baskılar karşısında nasıl gerilediğini anlatıyor…

…Oyunun bir yerinde Engizisyon Mahkemesi önünde yazdıklarını ve söylediklerini yadsıyan ve bundan sonra da susacağına söz veren Galile’ye öğrencisi, Andrea bir inanç ve öfke seli gibi karşı koyar. Andrea, öğretmeni Galile’nin bu yılgınlığından acı duyar ve “Yazık o ülkeye ki, kahramanlardan yoksundur” der. Galile’nin bu sözlere yanıtı çok düşündürücüdür:

“Yazık o ülkeye ki, kahramanlara ihtiyaç duyar.”

… Bilimde, sanatta ve siyasette yeni sözlerin, yeni buluşların ve önerilerin dile getirilmesi birer kahramanlık konusu olursa, bizler insanlık ve uygarlık tarihi önünde birer zavallı yaratık durumuna düşmez miyiz? Bir ülke niçin bilimde, sanatta ve siyasette kahramanlara ihtiyaç duysun? Niçin bir ülkede alışılagelen bir hakkın, bir başka ülkede özlenmesi, istenmesi ve dile getirilmesi bir kahramanlık konusu olsun? Evet niçin, niçin?

… Evet, yazık ki biz böyle kahramanlara gerek duyuyoruz. Oysa hukuk devleti hepimiz için güvencedir. Özgürlüklere, ancak kendi özgürlüklerimiz tehlikeye düşünce sahip çıkma ikiyüzlülüğü sürüp gittikçe bu açmazlardan kurtulmamıza hiç olanak yoktur.

Hukuk devleti ve demokrasinin, kahramanlara gerek duyulmadan, nefes aldığımız hava, içtiğimiz su gibi doğal ve vazgeçilmez bir düzen olması, bilim özgürlüğünün hiçbir engel ve baskı ile karşılaşmadan, bilim adamlarının, Galile örneğinde gördüğümüz gibi, kişiliklerini yıkmadan gelişip güçlenmesi, kahramanlara tapınma alışkanlığını da unutturmuş olur. Kahramanlara gerek duyulan bir ülkede, herkes kendisine düşen şu ya da bu ölçüdeki bir görevi savsaklamış demektir.

Ülkemizi “kahramanlara gerek duymayan” bir ülke yapmamız çok mu güçtür?


*Galile, Bertolt Brecht

** 7 Şubat 1984 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan köşe yazısından kısaltılarak alıntılanmıştır.

22 Ocak 2012 Pazar

DOĞU CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEYLER VAR MI FERİDE?

Reşat Nuri Güntekin’in İstanbul Kızı adıyla, dört perdelik bir oyun olarak yazdığı, 1922 yılında Vakit Gazetesi’nde Çalıkuşu adıyla yayınlanan romanı okumayan pek az kişi vardır. Yaşama sevinci, dönemin şartlarına göre cesurca ortaya koyduğu isyanları, dürüstlüğü ile sevdirir Çalıkuşu kendini okuyucuya bir çırpıda. Aşkını gurur meselesi yaparak, her şeyi bir kenara koyup, öğretmen olarak Anadolu’ya gitmeye karar vermesiyle iyice ilginç bir hal alır roman. Modernliğe geçiş dönemindeki Osmanlı toplumuna ve sorunlarına buğusuz, temiz bir ayna tutar Feride’nin günlükleri.

Fotoğraf: Aydan Şener

Bugün de önemli bir geçiş döneminin içinde bulunan ülkemizde, toplumdaki değişimler ve eğitim alanında yaşanan dönüşümler dikkatle incelenmeye değer. Bir tarafta her türlü branştan atama bekleyen 300 bin öğretmen olduğu, diğer tarafta 150 bin kişilik öğretmen açığına rağmen yalnızca 17.000 kişinin kısa vadede öğretmen olarak atanacağı gerçeği. Kısacık hayatlarında ellerinden tutulup da bir resim sergisine bile götürülmemiş ilkokul çağı çocuklarının yarıyıl tatilinde Umre’ye götürülmesi. Eğitimde sorunlar bunlarla kalmıyor. Her yıl bütçeden eğitime ayrılan kaynağın giderek azalması, nitelikli öğretmenler yetiştirmeye gereken önemin verilmemesi, öğrencilerin yaşama sevincini, kıymetli saatlerini çalan sınav sistemleri, normal eğitimin Siyam ikizi haline gelmiş dershane sistemi ve daha neler neler.

İyi eğitim görmemiş; yani okumayı, anlamayı, araştırmayı, ümitsizliğe kapılmadan şartlar dahilinde işe yarar fikir ve çözümler üretmeyi benliğinin bir parçası haline getirmemiş bireyler yalnızca toplumun günlük işleyişi açısından değil, büyük ve güçlü bir ulusun sürekliliği açısından da ciddi sorunlar yaratmaktadır. Eğitim hepimizin sorunu, hepimizin sorumluluğudur.

Çalıkuşu içinde bulunduğumuz dönemde yazılsaydı, Reşat Nuri’nin kara kaleminden neler dökülürdü ak kağıtlara, çok merak ediyorum doğrusu. Bu usta edebiyatçının yazarlıkla ilgili sözleriyle baş başa bırakıyorum sizi.

Bütün romanlarının tiyatro halinde senaryoları olduğunu söyleyen Reşat Nuri, Hikmet Feridun'la yaptığı bir konuşmada çalışma yöntemlerini şöyle açıklar:

"Roman ve hikâye yazarken konunun evvela asıl canlı noktası, amudi fıkarisi (belkemiği) gelir. Bu amudi fıkaridir ki bana yazmak arzusunu verir. Bu bazen bir vak'a olur, beni alâkadar eden bir vak'a.. Fakat çok kere pek alakadar olduğum insan tipi. (Şu vak'ayı veya şu insanı, şu tipi yazayım) derim. Bu suretle eserin iki adımı atılmış olur.

Mevzuu pek iptidai bir şekilde fikrime gelir. Hiçbir zaman hemen derhal bu mevzunun planını yapıp da yazmağa başladığım vaki değildir. Bulduğum mevzuu zihnimde bir köşeye atarım. Onun francala hamuru gibi kendi kendine kabarması için uzun müddet bırakırım. Çok defa aradan birçok senelerin geçtiği de vakidir. Bu müddet zarfında mevzua bazı ilaveler yaparım. Bazı kısımlarını tayyederim, atarım, çıkarırım. Vakaları retuş ederim. Tipleri develope ederim (geliştiririm).

Yazma işine başladığım zaman da çok muntazam çalışırım. Romanın sonunu nasıl bitireceğimi tayin etmeden yazıya başlamam. Evvela umumi bir şema yaparım. Fakat eser henüz definitif (kesin, belirli) olmamıştır. Ortada şahıslar vardır, vakalar vardır, eserin ana hatları vardır. Fakat yazmaya başladıktan sonra şahıslar ekseriyetle hüviyetlerini değiştirirler, evvelce hiç düşünmediğim vak'alar, yeni şahıslar gelir.”

18 Ocak 2012 Çarşamba

BENİM DE “BİR HAYALİM VAR*”...

1964 yılında şiddet karşıtı eylemleriyle Nobel Barış Ödülü’nü kazanan Marthin Luther King’in 1963 yılında yaptığı, unutulmaz bir konuşmanın içinde geçer bu sözler: “Benim bir hayalim var”.

Günün haberlerini büyük bir iç sıkıntısıyla dinlerken düşünüyorum. Herkes gibi benim de bir hayalim var. Sözle, şiddetle, insanoğlunun ve insankızının birbirine eziyet etmeyi bir kenara bırakıp, el ele vererek, benliğine, doğaya ters düşmeden, hep daha fazlasına sahip olma oburluğundan sıyrılarak, dostluk ve barış içinde yaşayabilecekleri bir ülke ve bir dünya.

Kimsenin kaybettiği çocuklarının, eşlerinin, sevgililerinin ardından, böyle mektuplar yazmak zorunda kalmadığı bir dünya… “Bir bebekten bir katil” yaratmayan bir dünya…



Rakel Dink’in Veda Mektubu

“Ah Sevgilim!
Çutağıma eş olmak bana verildi. Bugün çok acılı ve onurlu olarak buradayım. Ben, çocuklarım, ailem ve sizler, çok acılıyız. Bu sessiz sevgi biraz olsun bize güç katıyor, kederli bir sevinç yaşatıyor. İncil’den Yuhanna 15:13’te “Hiç kimsede, insanın dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi yoktur” der.
Sevgili dostlar, bugün bedenimin yarısını, sevgilimi, çocuklarımın babasını, ailemizin büyüğünü, sizin kardeşinizi uğurluyoruz. Sağdakine, soldakine, öndekine, arkadakine rahatsızlık, saygısızlık vermeden, sloganlar atmadan, pankartlar açmadan, sessiz bir saygı yürüyüşü gerçekleştiriyoruz. Bugün sessizlikle büyük bir ses yükselteceğiz. Bugün derinliklerin ışığa yükseldiği günün başlangıcıdır.
Yaşı kaç olursa olsun, 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.
Kardeşlerim, onun doğruluğa olan sevgisi, şeffaflığa olan sevgisi, dostuna olan sevgisi onu buraya getirdi. Korkuya meydan okuyan sevgisi onu büyüttü. Diyorlar ki “O büyük bir adamdı”. Size sorarım, o büyük mü doğdu? Hayır. O da bizim gibi doğdu. O gökten değildi, o da topraktandı. Bizim gibi çürüyen bir beden, fakat yaşayan ruhu, yaptığı iş, kullandığı üslup, gözlerindeki, yüreğindeki sevgi onu büyük yaptı.
İnsan kendiliğinden büyük olmaz. İnsanı yaptıkları büyük yapar. Evet, o büyük oldu. Çünkü büyük düşündü, büyük söyledi. Bugün buraya gelerek hepiniz büyük düşündünüz, sessizce büyük konuştunuz. Siz de büyüksünüz. Bugünle kalmayın, bu kadarla yetinmeyin.
O bugün Türkiye’de milat yaptı. Sizler de mührü oldunuz. Onunla manşetler, onunla konuşmalar, onunla yasaklar değişti. Onun için dokunulmazlar veya tabular yoktu. Kelamda dediği gibi yüreğinden taştı. Büyük bir bedel ödedi.
Bedellerin ödendiği gelecekler Hrantları severek, Hrantlara inanarak olur. Nefretle, hakaretle, kanı kandan üstün tutarak olmaz. Bu yükseliş karşısındakini kendin gibi görerek, kendin gibi sayarak olur.
Ah kardeşler, Hisus’un yardımıyla ev cennetinden ayırdılar. Göksel ve ebedi cennete kanat açtırdılar. Gözleri daha yorulmadan, bedeni daha yaşlanmadan, daha hasta olmadan, sevdiklerine doymadan kanat açtırdılar göksel cennete. Biz de geleceğiz sevgilim. Biz de geleceğiz o eşsiz cennete. Oraya yalnız ve yalnız sevgi girer. İnsanların ve meleklerin dillerinden üstün olan, peygamberlikten üstün olan, bütün sırları bilmekten üstün olan, dağları yerinden oynatacak imandan üstün olan, varını yoğunu sadaka vermekten üstün olan, bedenini yakılmaya teslim etmekten üstün olan, yalnız ve yalnız sevgi girecek o cennete.
Orada gerçek sevgi ile bir arada ebedice yaşayacağız. Kimseyi kıskanmayan sevgi, kimsenin malında gözü olmayan sevgi, kimseyi öldürmeyen, kimseyi aşağılamayan sevgi, kardeşini kendinden üstün tutan sevgi, kendi hakkından vazgeçen sevgi, kin tutmayan sevgi, bağışlayan sevgi, kardeşinin hakkını savunan sevgi, Mesih’te bulunan sevgi, bize dökülmüş olan sevgi.
Yaptıklarını, konuştuklarını kim unutabilir sevgilim? Hangi karanlık unutturabilir sevgilim? Olmuşları, olanları kim unutturabilir? Korku unutturabilir mi sevgilim? Yaşam mı? Zulüm mü? Dünyanın zevkü sefası mı sevgilim? Yoksa ölüm mü unutturacak sevgilim? Hayır, hiçbir karanlık unutturamaz.
Ben de sana yazdım aşk mektubunu sevgilim. Bana da ağır oldu bedeli sevgilim. Bunları yazabilmeyi Hisus’a borçluyum sevgilim. Herkesin hakkını herkese geri verelim sevgilim.
Sevdiklerinden ayrıldın, çocuklarından, torunlarından ayrıldın, burada seni uğurlayanlardan ayrıldın. Kucağımdan ayrıldın. Ülkenden ayrılmadın.”


* Martin Luther King, Konuşmanın İngilizce audio kaydı ve metni

Martin Luther King, seçilmiş sözleri

15 Ocak 2012 Pazar

ÇOCUKLARIN ŞEFİ ŞİMŞEK

80’li yılların, ilk kuşak televizyon çocukları için çok bildik bir isim Hikmet Şimşek. Kimimiz onu hevesle beklediği Pazar Konserleri’nden, kimimiz ise çocuklara yönelik hazırladığı, her bölümünde adım adım farklı bir şarkıyı öğrettiği “Birlikte Söyleyelim” programından hatırlıyor.

Müzik sevgisi ağır bastığı için Harp Okulu’ndan ayrılarak Ankara Devlet Konservatuvarına giren Şimşek, 1953 yılında bu okulun kompozisyon bölümünden mezun oldu. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı başarılı bir şekilde yönettiği için dikkat çekerek yurtdışına ek eğitime gönderilen Şimşek, dönüşünden sonraki 25 yıl boyunca öğretmenlik ve şeflik gibi iki önemli görevi eşzamanlı olarak yürüttü.

Hikmet Şimşek TRT 1 ekranlarında yer alan Pazar Konseri adlı programıyla 15 yıl boyunca her yaştan müzikseveri, değerli yapıtlarla buluşturdu. Şef Şimşek, müzik yaşantısı boyunca her yaştan dinleyiciye çalacağı parçaları anlatarak aktarmaya ve icra etmeye özen gösterdi. Evrensel müziğin yurt içine yayılması amacıyla klasik müzik alanında pek çok ilke de imza attı.

Yüzümüzü dünyaya çevirdiğimizde bu türden olumlu örneklerin sayılarının son yıllarda arttığını ve çeşitlendiğini gözlemleyebiliyoruz. Amerika’da komedyen/oyuncu Danny Kaye’in New York Filarmoni Orkestrası ile birlikte 80’lerde yaptığı efsanevi kayıt, farklı orkestraların çocuklara yönelik hazırladığı oyunlu bilgi siteleri, sanatçıların okullara giderek yürüttüğü bilinçlendirme çalışmaları ilk akla gelen örnekler.

Yurdumuzun genç fidanları diye nitelendirebileceğimiz çocuklarımız ve gençlerimizin iyi yetişebilmesi için onlara nitelikli güzellikleri, dünya ölçeğinde değerli eserleri, anlayabilecekleri dille sunmaya gayret etmeliyiz. Sağlıklı çiçekler nasıl zengin, bakımlı topraklarda yetişiyorsa; sağlıklı düşüncelerin, duyguların ve davranışların da ancak nitelikli kaynaklardan beslenen zihinlerden doğabileceğini unutmayalım. İyi Pazarlar.

Çocuklar ve gençler için klasik müzikle ilgili faydalı, İngilizce bilgi siteleri:

New York Filarmoni Orkestrası
Dallas Filarmoni Orkestrası
Genel Klasik Müzik


Konuk şef komedyen/oyuncu Cem Yılmaz ve Borusan Filarmoni Orkestrası Konser Kaydı, 2011

12 Ocak 2012 Perşembe

“YAŞADIKLARIM VE DÜŞLEDİKLERİM”*

“Çocukluğumda çok yaramazdım. Annem, benden söz ederken, “Benim kız öyle yaramaz ki, gün olur düz duvara tırmanır, gün olur gökyüzüne kement atar” derdi.
Büyüyüp olgunlaşsam da, ben hala eserlerimi yazarken, bir bakıma gökyüzüne kement atıyorum. Düşler, düşünceler, türlü fanteziler, en çok da yüreğime sığdıramayacağım kadar sevgi ve coşku yakalıyorum. Yetmiş iki kitabımı, işte o ganimetlerle yazdım.
Eserlerimle ben bir bütünüz. Başka bir deyişle, eserlerimin yazılış öyküleri, “Yaşadıklarımla Düşlediklerim”in bileşiminden oluşuyor.” *Yaşadıklarım ve Düşlediklerim, Yetmiş iki kitap, bir hayat, Gülten Dayıoğlu



Kimi gün dört yanıma bakıyorum, herkeste bin mazeret, herkeste bir asabiyet. Taş olmadıkça, duygulardan kaçış yok, peki böyle günlerde nasıl savaşıyoruz içimizdeki ejderha ile? Benim yöntemlerimden biri kısa süreliğine de olsa, günü bırakıp, düne kaçmak, yani çocukluğuma, çocukluğumun sevgili kitaplarına dönmek. Bugün çocukluk kitaplığımın başköşesinde yer alan değerli bir yazardan söz edeceğiz, Gülten Dayıoğlu.

Gülten Dayıoğlu edebiyat alanında “üç kuşağın yazarı” unvanını hakkıyla taşıyan bir yazar. Kütahya’nın Emet ilçesinde dünyaya gelen Dayıoğlu, yüksek öğrenimine bir süre İstanbul Hukuk Fakültesi’nde devam etti. Daha sonra dışarıdan sınavlara girerek ilkokul öğretmeni oldu. On beş yıllık hizmetin ardından, sevdiği bu mesleğe, yazı yaşantısına daha fazla vakit ayırabilmek için veda etti. İlkokul üçüncü sınıfta, öğretmeninin yüreklendirmesiyle yazı denemelerine başlayan Dayıoğlu’nun Dünya Çocukların Olsa adlı romanı 1984 yılında Alman Yayıncılar Birliği tarafından, Gençliğe Yarın Umudu Veren Üç Yüz Kitap seçkisine girmiştir.

Dayıoğlu’nun kitapları çok önemli toplumsal konuları, sıkıcı olmayan bir gerçekçilik ve yalınlığı ölçüsünde zenginleşen bir Türkçe ile işliyor: Kan davası (Ben Büyüyünce), Almanya’ya göç etmiş ailelerin ve çocuklarının uyum sorunları (Yurdumu Özledim, Geride Kalanlar), insanlığın savaş düşkünlüğü (Dünya Çocukların Olsa), tarih bilinci (Ölümsüz Ece) ve daha niceleri.

Çocuk ve gençlik edebiyatı ülkemizde henüz hak ettiği yeri bulamamış, ancak çok önemsenmesi gereken bir edebiyat alanı. Küçük insanların en önemli ruh rehberlerinden biri, doğru mesajları sıkıcı olmadan verebilen, onların içinde keşifler yapmak için merak uyandıran çocuk kitapları.

Bu kısa yazıyı, babası insanlığın nereye gideceğini merak ettiği için ilk yaşantısında canını feda edip, ruhunu farklı bedenlere bürünerek 3000 yıl boyunca ölümsüz kılmayı seçen Ölümsüz Ece’nin babasına seslenişinden alıntılarla bitirmek istiyorum:

“Sevgili babacığım, üçbin yıl önce: “İnsanın bir gün kuş gibi göğe ağabileceğine, balık gibi suların derinliğine dalabileceğine inanıyorum. Bu yüzden insanlığın geleceğini çok merak ediyorum. Binlerce yıl sonra, insanoğlu, kendine nasıl bir dünya kurmuş olacak? Doğanın ve evrenin hangi gizlerini çözmeyi başaracak? demiştiniz. Size insanın bu günkü düzeyini de anlatmam gerek.
*
İnsanoğlu gerçekten, akıllı, çalışkan, yetenekli ve atılgan. Bu yetileriyle onur verici bir uygarlık düzeyine ulaştı. Ama yine de insanlık yüzyıllardır arayıp durduğu doygunluğu ve erinci, bulabilmiş değil. Etiyle derisinin arasına gizemli bir tedirginlik sinmiş. Sanki, güzelim dünyada değil de diken üstünde yaşıyor.
Bilimde, teknikte, yeni buluşlarda başarılı olduğu ölçüde, insancıl değerlerin gelişip yerleşmesinde başarılı olamadı. Tersine uygarlaşırken, bu değerleri savsakladı. Bu nedenle insanlar arasında sevgi, kardeşlik, hoşgörü, acıma duygusu ve barış isteği, köreldi.

*
Bugün artık eskisi gibi alınıp satılan, boğaz tokluğuna işe koşulan köleler yok. Ama yeryüzünde eski köleler gibi horlanarak, yarı aç yaşayan öyle çok insan var ki!.. Bu insanların hiç biri açlıktan özgürlüğün tadına varamıyor.

*
Ben üçbin yıllık ölümsüzlük serüvenine atıldığım için hiç pişman değilim. Her şeye karşın evren içinde İnsan olmakla öğünüyorum. İnsan bir gün her şeyden önce İnsan olduğunun bilincine varacak. Kendi özüne ulaşmayı, kendini yüceltmeyi de başaracak. O zaman, yüreklerde yeniden, sevgi filizleri yeşerecek. Dillere barış, kardeşlik türküleri dolanacak. İnsan işte o aşamada, binlerce yıldır özveriyle oluşturduğu uygarlığın tadına varacak. Hak ettiği erince, kavuşacak. Buna yürekten inanıyorum.”…




O Caritas, Cat Stevens

7 Ocak 2012 Cumartesi

SUÇ VE CEZA VE SEVGİ

24 saat geride kaldı. Cuma gecesinden beri iki kavram üzerinde düşünüyorum aralıksız. Suç ve ceza, ceza ve suç. Suç nedir, ceza niye verilir? Bu soruyu sadece ben sormuyorum kendime. Çevreme dikkatle bakıyorum, bilgisayarımda önüme akan mesajlar, dolaştığım sokaklarda kapı önlerinde sohbet eden esnaf, bindiğim minibüslerde fısır fısır konuşan ev hanımları. Herkes aynı soruyu soruyor, güzel memleketimizde neler oluyor?


Fotoğraf: Anonim, Adalet Heykeli, İngiltere

Suç ve ceza insanlık tarihiyle yaşıt konular. Toplu yaşamın ayrılmaz bir parçası adeta. Bu konu üzerine yazılmış sayısız kitap, yüzlerce oyun ve film var. Gerçek suçlular, suçlanan suçsuzlar, gizli suçlular. Bu farklı karakterlerin aralarında yaşanan gerilimler ilerde de pek çok sanat eserine ilham verecektir.

Anlam yönünden baktığımızda ise Türk Dil Kurumu suçu, ahlaka, törelere veya hukuka aykırı davranış olarak tanımlıyor. Ceza ise bunun karşılığında suçlunun yapmak zorunda olduğu can sıkıcı eylem. Bu tanımda eksik çok önemli bir nokta var. Ceza suçluya yüklenen bir sıkıntı değil, olumsuz hareketi olumluya çevirme motivasyonu olmalıdır. Ve ceza davranış karşılığında verilir, davranış ihtimali değil. Bunların üzerinde düşünüp, çevremdekilerle konuştukça anlıyorum ki, bizleri rahatsız eden en önemli şey, suça değil suç ihtimaline karşılık ceza verilmesi.

Güzel ülkemde hoyrat rüzgarlar estikçe benim de içim üşüyor ve kendime soruyorum. Olası suçlular mı burada tutsak edilen, yoksa masumların birlik duygusu, geleceğe güveni ve umudu mu? Tarihin ibret sayfalarında yerini alacak fırtınalı günlerde, gemimizi kıyıya hasarsız yanaştırabilmek, farklı toplum kesimleri olarak kopmamak için, atılacak en sağlam demirin sevgiden yapıldığını düşünüyorum yine de. Vatanımızı, birbirimizi, coğrafyamızı koşulsuz sevebilmek için büyük bir gayret göstermeliyiz, çünkü sevdikçe, merhamet, merhamet ettikçe anlayış gelir, farklılıklar ortadan kalkar, sınır zannettiğimiz dikenli tellerin çiçekli sarmaşıklara dönüştüğünü görürüz bir anda.
Bu gri, bitmek bilmeyen geçiş günlerinde dokunaklı bir sevgi hikâyesiyle ısıtalım üşümüş yüreklerimizi…




http://www.adalet.gov.tr/
http://vardiyabizdeplatformu.com/
http://tutuklugazeteciler.blogspot.com/
http://bjs.ojp.usdoj.gov/content/ijs.cfm Uluslararası adalet istatistikleri

***
CRIME AND PUNISHMENT AND LOVE
It has been only 24 hours. Two concepts cross my mind, I think on them like obsessed. Crime and punishment, punishment and crime. What is crime, why and when do we punish? I am not the only one, who is asking this question. I look around carefully; messages streaming from my computer screen, small shop keepers, sitting in front of their tiny stores, housewifes murmuring nervously in city busses. Everybody is asking the same questions, what in the world is happening in our beloved country.

Crime and punishment have always been issues for mankind. It is an inseperable part of communal life. There are a huge number of books, hundreds of plays and movies. True criminals, accused innocents, hidden criminals. Tension among those characters will inspire many more work of art for sure.

Let’s take a look at the dictionary. Crime is an act against moral principles, traditions or justice. Punishment is a troubling or boring act that the criminal should do. Though there is an important point missing. Punishment should be an invitation to act positively, not only a burden. And we punish acts not the probability of an act. The more I talk with people around me, the more it becomes clearer. What bothers us is not the prospects of punishment for criminal acts, punishment for probabilities is worrying us.

I shiver by the wild winds in my beautiful country and ask myself. Do we imprison real criminals or the solidarity among innocents, their confidence in the future and their hopes? These cases will be closed in our hearts and history will be the unfailing judge of all. While cruising in wild seas, love will be the only anchor to keep us on the shore safely. We should continue loving our country, each other and our special geography. We all know very well, love will call for mercy, mercy will call for empathy, so-called differences will disappear and we witness how barbed wires on boundries turn to blossomed ivies.

Let’s hear a touching love story to warm up our hearts, while marching through seemingly never ending, cloudy days...


Bağlantı http://www.adalet.gov.tr/ Ministry of Justice, Turkey/Turkiye
http://vardiyabizdeplatformu.com/ Imprisoned army members families Turkey/Turkiye
http://tutuklugazeteciler.blogspot.com/ Imprisoned Journalists, Turkey/Turkiye
http://bjs.ojp.usdoj.gov/content/ijs.cfm International Justice Statistics

4 Ocak 2012 Çarşamba

BİR KÖŞK NEDEN YÜRÜR?

Fotoğraf: yuruyenkosk.com


Büyük şehirlerimizde her geçen gün doğadan bir adım daha uzaklaştığımız bir gerçek. Üzerine yazı yazılan, dalları koparılan ya da kökünden kesilen ağaçlar da alışılmış bir manzara çoğumuz için. Yol açmak, arabalara park yeri yaratmak, 'gölge etmesin başka ihsan istemeyiz' diyen çok katlı binaların sakinlerini mutlu etmek... İster genç, ister yaşlı olsun, doğanın en görkemli, sessiz şemsiyelerinin düşmanı birden çok. Oysa ki yakın tarihimizde bizlere bu konuda etkileyici bir ders veren çok güzel bir hikaye var. Biraz vaktiniz varsa siz de buyrun, hep beraber okuyalım...


Kaynak: Yürüyenkosk.com

ÇATISINA YANINDAKİ ÜNLÜ ÇINARIN DALLARI DEĞEN KÖŞK, ÇINARIN DALLARINI KESMEMEK İÇİN RAYLAR ÜZERİNDE KAYDIRILDI.

21 Ağustos 1929 tarihinde Atatürk’ün talimatıyla yapımına hemen başlanan köşk, 12 Eylül 1929’da tamamlandı.

Konuya Araştırmacı Yazar Ahmet Akyol’un yayınladığı Atatürk ve Yalova isimli kitaptaki anlatımıyla açıklık getirelim.

13 Eylül 1929 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde: “ Gazi Hazretleri’nin Yalova Millet Çiftliği’nde inşa edilen köşkü ikmal edilmiştir.” şeklinde konuyla ilgili haber yer almaktadır.

Bu habere göre köşk, Atatürk’ün yapılsın dediği 21 Ağustos’tan 22 gün sonra tamamlanmıştır.

Ancak, bu köşkün tanınmasına sebep olan asıl olay, bulunduğu yerden biraz doğuya doğru kaydırılması oldu.

Atatürk, 1930 yılında, (olasılıkla Haziran ayı içinde), bir gün köşke gittiğinde, orada çalışanlar, yandaki çınar ağacının dalının köşkün çatısına vurduğunu, çatı ve duvara zarar verdiğini söyleyerek, çınarın köşke doğru uzanan dalını kesmek için izin istediler.

Atatürk ise, çınar ağacının dalının kesilmesi yerine, binanın tramvay rayları üzerinde biraz ileriye alınmasını emretti.

Bu görev, İstanbul Belediyesi’ne verildi.

O sıralarda, Belediye Fen işleri Müdürü Yusuf Ziya (Erdem) Bey’di.Onun direktifleriyle, Fen İşleri Yollar Köprüler Şubesi sorumluluğu üstlendi. Başmühendis Ali Galip (Alnar) Bey, yanına aldığı teknik elemanlarıyla Yalova’ya gelerek çalışmaya başladı.

Önce, bina çevresindeki toprak büyük bir dikkatle kazılarak, temel seviyesine inildi. İstanbul’dan getirilen tramvay rayları, binanın temeline yerleştirildi.Santim santim yapılan çalışmalar sonunda bina, temelin altına sokulan raylar üzerine oturtuldu.

Atatürk, zaman zaman bu çalışmaları izliyordu. O günlerde, Paris Büyükelçisi olan Fethi (Okyar) Bey, kendisini ziyarete geldi. Fethi Bey, hatıralarında bu ziyaret sırasında köşkte yapılan çalışmalarla ilgili olarak şunları anlatmıştır :

“...24 Temmuz 1930 günü öğleden sonra Gazi, beni otomobille Yalova’daki çiftliklerini gezdirdi. Araziyi, yapılan binaları ve altına kızaklar konarak bir küçük köşkün mevkiini beş on metre değiştirmek için nasıl çalışıldığını gördük. Sonra köşkün yanında kurulmuş olan eski sultanlara ait iki güzel çadırın içinde istirahat ettik. Çadırların her biri nefis sanat eseri idi. Biraz istirahattan sonra, otomobil ile Yalova kaplıcalarına döndük.”

Şehremaneti Fen Heyeti (Belediye Fen İşleri), 7 Ağustos 1929 Perşembe günü Yalova’ya bir gezi düzenledi. Bu geziye İstanbul’da bulunan bütün mimar ve mühendisler davet edildi. Köşkün yürütme çalışması, olasılıkla Atatürk’ün isteğiyle, mühendislerin önünde yapılacaktı.

8 Ağustos 1930 Cuma günü öğleden sonra saat 15 00 civarında, yürütme çalışması başladı. Bu çalışmayı Gazi Hz. (Atatürk), kız kardeşi Makbule (Atadan ) Hanım, Vali Vekili Muhittin (Üstündağ) Bey, Emanet Fen Müdürü Yusuf Ziya (Erdem) Bey, İstanbul’dan gelen mühendisler ve gazeteciler izlediler.


Köşkün yürütülme işlemi iki safhada yapıldı.

8 Ağustos 1930 Cuma günü, öncelikle yapının teras bölümü ( toplantı salonu olarak kullanılan, üç yanı camlarla kaplı bölüm) kaydırıldı. Geri kalan iki gün içinde de, ana binanın raylar üzerinde yürütülmesi işlemi tamamlandı ve bina, 5 metre kadar doğuya kaydırıldı.

Böylelikle köşk yıkılmaktan, çınar ağacı kesilmekten kurtuldu.

Gerçekte, burada önemli olan köşkün yürütülmesi değil, verilmek istenen mesajdı. Atatürk, Yalova’daki bir çınar dalını bahane ederek tüm kamuoyuna bir mesaj vermek istemişti. Yoksa, küçük bir binayı yıkıp, yerine yenisini yapmak çok daha kolaydı.


Kaynak: Yürüyenkosk.com

1 Ocak 2012 Pazar

KORKU FİLMLERİNİN UNUTULMAZ YÖNETMENİ…


Fotoğraf: Alfred Hitchcock

Şener Şen’in başrolünü oynadığı bir Yavuz Turgul klasiğidir ‘Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’. Film parlak günleri sona ermiş bir yönetmeninin yeniden ayağa kalkma çabasını dokunaklı bir dille aktarır. Kariyeri boyunca başarısızlığın yanına pek az uğradığı ve korku filmleri denince ilk akla gelen, türünün öncüsü bir İngiliz yönetmenden söz edeceğim bugün, Alfred Hitchcock.

1899’da Londra’da dünyaya gelen ve mühendislik eğitimi alan Alfred Hitchcock’un gerilim ve korku dalında 70 kadar filmi vardır. Hitchcock’u yalnızca gerilim değil, diğer türlerdeki yönetmenlerden de farklılaştıran en önemli özellik, filmlerindeki her unsurun büyük bir özenle planlanması ve adeta bir dantel zarafetiyle işlenmiş olmasıdır. Hitchcock filmlerinde baskın bir unsur yoktur, ünlü/ünsüz tüm oyuncular, senaryo, müzik, ışık, set dekorlarının tümü gerilimi en yüksek seviyede tutma amacına hizmet eder. Birbirinden bağımsız bu değişkenleri hünerli bir orkestra şefi gibi yönetmesini bilen Hitchcock’un filmlerinin, ilk gösterimlerinin üzerinden 50 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, her defasında büyük bir ilgiyle seyredilebilmelerinin ardında bu neden yatar belki de.

Yapıtlarında gerilimin yanı sıra, insan psikolojisi, romantizm, çatışma gibi ögelere de üstü örtülü olarak yer veren yönetmen filmlerinde bireysel korkularını ve gizli duygularını da, kimi zaman doğrudan, kimi zaman da semboller aracılığıyla ifade eder.

Fotoğraf: Arka Pencere 1954 (Rear Window), James Stewart, Grace Kelly

En çok izlenen filmlerine Yükseklik Korkusu (Vertigo), Sapık (Psycho) ve Kuşlar’ı (The Birds) örnek verebileceğimiz yönetmenle ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenlerin başvurabileceği değerli bir söyleşi kitabı da mevcut. Fransız Yeni Dalga Akımının temsilcilerinden, yönetmen Francois Truffaut‘nun 1962 yılında Alfred Hitchcock’la Universal stüdyolarında yaptığı uzun sohbet bir kitap olarak yayınlanmıştır. Türkçe’ye Afa Yayınları tarafından kazandırılan kitabın baskısı tükenmiştir.

Meraklı sanat ve sinemaseverler aşağıdaki bağlantıdan kitabın hangi kütüphanelerde bulunabileceği bilgisine kolaylıkla ulaşabilirler. http://www.kutuphaneleriseviyorum.org/?q=node/42 Söyleşilerin İngilizce Audio kayıtları ise bu adreste yer alıyor.

Ülkemiz için bitmek bilmeyen bir gerilim filmi tadında geçen 2011 yılının sona ermesiyle birlikte, ilk gününü yaşadığımız yeni yılın her gününün yeni umutlarla dolu olmasını; huzur, barış içinde ve bir romantik komedi hafifliğinde geçmesini tüm kalbimle diliyorum. Esen kalın.