27 Aralık 2012 Perşembe

Bir giz gibi güldü

"Pülümür’ün bir dağ köyünde gördüm onu/ yaşını sordum bir giz gibi güldü/ kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz/ yüzüne baktım, bir giz gibi güldü/ bir asa vardı elinde/ bir solmuş krallığın/ kadifeden harmanisi üzerinde/ bir Hititliydi o/ bir Selçukluydu/ bir Ermeniydi bir Kürttü, bir Türk…”

Hanım Köprüsü, Pülümür Çayı
Sorumluluğunu almadan, seçim hakkımızı kullanmadan,  dünyaya gözümüzü açar açmaz üstümüze biçilmiş, içine doğduğumuz değerler ve sıfatlar var hayatta. Cinsiyet, din, dil, ırk bunların en önemlileri. Son yıllarda ulusal idareden sorumlu partizanlar, söylemde ve eylemde bu değerler ve sıfatlar üzerinden toplumsal ayrışmayı körükleyecek bir yol izliyorlar. Peki, bu yol oy potansiyellerini arttırarak, oturdukları ödünç koltuklarda yerlerini kısa vadede sağlamlaştırsa da, toplumumuzun, insanlığın uzun vadeli esenliği, çok sesli tek yürekli yaşama özlemi düşünüldüğünde doğru ve vicdanlı bir tutum mudur? 

İnsan denen canlı, yalnızca belli bir dine, dile, ırka mensup olduğu için bir diğerinden daha üstün olamaz. Bırakın bir diğerinden çeşitli nedenlerle üstün olmayı, milyonlarca yıl yaşındaki maviş topun üzerinde dönüp duran canlı türlerinden yalnızca biri olarak, yaşam süresi göz önüne alındığında, yeryüzünün en kısa süreli misafirlerinden biridir insan. 

Sadece bir canlıyız biz. Yaşadığımız sürece canlı. Kullandığımız kaynaklar ile ilgili bilimsel sürdürülebilirlik raporlarına göz atınca, bir karıncadan, bir balıktan, bir sincaptan farkımız, üstünlüğümüz, onlardan fazla yaşama hakkımız olduğu iddia edebilir miyiz burada? Dünyamız emrimize verilmiş, içindekileri düşüncesizce tüketerek boşaltabileceğimiz sil süpür, rafları kendiliğinden dolsun türünden sihirli bir buzdolabı değil. Birbirimizden insan olarak farkımız olmadığı gibi, yeryüzü kaynaklarını paylaşan diğer canlılardan da en ufak bir farkımız yok aslında. 

Ayrışmanın toplumsal tehlikelerine dikkat çeken ve ne yazık ki güncelliğini hala koruyan 20 yıllık bir yazıyı paylaşacağım bugün sizinle. Yazı 1999 yılında bombalı bir saldırıyla katledilerek en üretken çağında aramızdan koparılan Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'ya ait.

Kendi küçük dünyalarımıza olduğu kadar, içinde yaşam bulduğumuz büyük dünyanın da mucizevi düzenine saygı ve sevgi göstererek yaşayacağımız huzurlu, umutlu, neşeli bir yeni yıl diliyorum... 

Pülümür, Tunceli


Pülümür’ün Yaşsız Kadını, Ahmet Taner Kışlalı, Cumhuriyet, 21 Mayıs 1994*

Sidney’de bir Türk sormuştu:
-Kürtlerin de bir ulus olmaya hakları yok mu?
Sorunun öncesi vardı… Uluslaşamadan, aşiretleri, kabileleri geride bırakmadan çağdaşlaşılamayacağını anlatmıştım. Atatürk’ün 17 dilin konuşulduğu bir toplumdan “ulus” yaratma çabalarının niçin “devrimcilik” olduğunun altını çizmeye çalışmıştım.
Soru ilk bakışta akla yakın gibiydi. Oysa “öz”ün anlaşılamadığını gösteriyordu.
Bir “ulus”u etnik kökenlerine göre “ulusçuk”lara bölmek, tarihsel açıdan “ilericilik” olamazdı. Yeniden “feodal bölünme”ye bir başka biçim altında dönmek anlamına gelirdi.
Ve adı da “gericilik” olurdu.
Tıpkı Yugoslavya’nın bugünkü bölünmüşlüğünün “ileri” değil, yapılan yanlışlıkların bedeli olan bir “geri” adım olması gibi… (Toplumu bir arada tutan “ortak” değerleri değil, “farklılık”ları kurumlaştıran yanlışların!...)
Somut bir soru:
-İşçi sınıfını bir bayrak etrafında birleştirmek mi ilericiliktir, yoksa gücünü ve olanaklarını parçalara ayırmak mı?

***
Ayrımcılık gericiliktir!
İster ırka, ister dine, ister cinsiyete, ister yaşa… İsterse etnik kökene ya da bölgeciliğe dayansın…
Bölerek ilerlenmez, bölerek gerilenir!
Avupa Birliği, geriliğin ürünü olarak değil, ilerlemenin gereği olarak doğdu. Doğmak zorunda kaldı.
Feodal beyliklerin “ulus” oluşturması ileri bir adımdır…
Türkiye’de bölgeler arasındaki gelişmişlik farkını azaltmaya çalışmak ilericiliktir…
Yurttaşları arasında ayrım yapan devlet, “kötü” bir devlettir. İnsanları etnik kökenlerine göre “biz” ve “onlar “ diye ayıran yurttaşlar, “kötü” yurttaştırlar.
Gericidirler!

***
Atatürk’ün ulus tanımı üç ögeye dayanıyordu: Ortak tarih, ortak dil (anadil değil!) ortak kültür.
Elbette ki “ırk” ve “din” birliği de varsa, ulusal bağların daha güçlü olabileceğini söyleyebiliriz. Ama bunlar, Kemalist ulusçuluğun “olmazsa olmaz” koşulları değildir.
Atatürk’ün “ulus” kavramına “ırk”ı sokmaması doğrudur!
Iraklı ile Faslı belki aynı “ırk”tandır. Ama aynı “ulus”tan değildir… Tuareg’ler Arap değildir, ama Faslıdır. Tıpkı Berberi’lerin de Cezayir ulusundan olması gibi.
Bir Arap ulusu yoktur, Arap ulusları vardır.
Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Türklerin sayısı 800 bin ile 1 milyon 200 bin arasında değişiyordu. Oysa o tarihte Anadolu’nun nüfusu bunun on katı idi.
Kim “safkan” olduğunu ileri sürebilir? Çoğunun anası yabancı olan Osmanlı padişahları “safkan” mıydı?
“Etnik” kökeni Korsikalı olan Napolyon Fransız değil miydi? İtalyan kökenli Yves Montand ile Michel Platini’ye “Onlar Fransız değil, İtalyan” diyebilen tek aklıevvel var mı?
Türk milli takımının kaptanlığını yapmış olan Lefter bir Rum, ama Türk… Tıpkı Arnavut kökenli Şemsettin Sami gibi. Tıpkı Slav kökenli Mimar Sinan gibi…
İstanbul’da Arap baba Alman anadan doğmuş Türk tanıyorum. ABD’de de, Türk ana ve babadan doğmuş Amerikalı!...
Ve Atatürk’ün “ulus” kavramına “din”i sokmaması da doğrudur!
Bugün – ikisi de Slav kökenli olan- Boşnaklarla Sırplar niçin birbirlerini acımasızca öldürüyorlar? “Irk” farkından değil, “din” farkından!...
***
Ozan ne güzel söylemiş:
“Pülümür’ün bir dağ köyünde gördüm onu/ yaşını sordum bir giz gibi güldü/ kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz/ yüzüne baktım, bir giz gibi güldü/ bir asa vardı elinde/ bir solmuş krallığın/ kadifeden harmanisi üzerinde/ bir Hititliydi o/ bir Selçukluydu/ bir Ermeniydi, bir Kürttü, bir Türk…”
Anadolu insanının gerçeği sayın Ecevit’in bu dizelerinden daha güzel anlatılabilir mi?
Tıpkı Sayın Cem Özer’in şu sözleri gibi:
“-Annem Ermeniydi, babam ise Çerkez… Ben Türküm!...”

* Ahmet Taner Kışlalı, Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, İmge Kitapevi, 1994



ŞİİRİN TAMAMI

Pülümür’ün Yaşsız Kadını
Bülent Ecevit

pülümürün bir dağ köyünde gördüm onu
yaşını sordum bir giz gibi güldü
kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz
yüzüne baktım bir giz gibi güldü

bir asa vardı elinde
bir solmuş kırallığın
kadifeden harmanisi üzerinde
bir hititliydi o bir selçukluydu
bir ermeniydi bir kürttü
bir türk

yaşını sordum bir giz gibi güldü
koluma girdi bir soylu kadınca
tozlu köy yolunda sürüyerek eteğini
beni tek gözlü sarayına götürdü
köy yapısı kulübesinin

zamanı onda yitirdim ben
yitik zamanlara onda eriştim
en soylu yoksulluğun toprak döşeli sarayında
bir taç gibi kondu başıma türkiyeliliğim

7 Aralık 2012 Cuma

Vefalı ve zarif bir İstanbul dostu, Çelik Gülersoy


Çelik Gülersoy (1930-2003)
Türkiye’nin kültür ortamına alçakgönüllü bir çalışkanlıkla büyük katkıda bulunan bilgili ve üretken bir kişilik, 2003 yılında yitirdiğimiz hukukçu Çelik Gülersoy. Öğrencilik yıllarında çalışmaya başladığı Türkiye Turing ve Otomobil Kurumunda Genel Müdürlük koltuğuna oturduktan sonra, kurumun turizm ve kültür çalışmalarına yön veren Gülersoy, İstanbul’daki önemli kentsel mekânların korunmasına ve onlara işlev kazandırılmasına öncülük etti. Yeşil Ev, Sarnıç Restoran ve Ayasofya Konakları ilk akla gelen örnekler.


Çalışmaları ile ülkemizde ve dünyada pek çok ödülle onurlandırılan Çelik Gülersoy, Turing Yayıncılık aracılığıyla pek çoğu bugün hala güncelliğini ve değerini koruyan çeşitli referans kitapların da yayınlanmasını sağladı. Aşağıda Müzik Eleştirmeni Faruk Yener’in (1923-2001) derlediği “Müzik” adlı kitaba yazdığı önsöze yer veriyoruz. İyi Okumalar,

Müzik, Çelik Gülersoy

İnsanın tabiata eklediği uyumlu seslerdir, müzik…

Kökeninde ve başlangıcında kulağın tecrübeleri vardır.

Eski Roma Sarnıcı, Sultanahmet
Yani bir yerde, müziğin kaynağı gene tabiatın kendisidir, ondan insana erişen belki tek düze, ama içerlerinde ve aralarında tutarlı, çeşitli karakterde seslerdir:

Kuşların cıvıltıları, suların çağrıları, denizin ve dalgaların gürültüsü, rüzgarların uğultusu, böceklerin kıpırtıları, vızıldamaları, insanın yaptığı bestelere de olanca zenginlikleri ile yansır, dururlar.

Fakat insanoğlunun zihni, düşüncesi, hissedişleri, duyuşları, deyimleri ile ifadeye çalıştığımız gücü, belki ruhu, çevresini saran bu dünyadan aldıkları ile yetinmez.

Adlarına besteci dediğimiz o “işitmeden de duyabilen” kişiler, sırları, çözülememiş sihirbazlar, kendi kendileri ile müzik dilinde konuşan o şairler, kâğıtların üstüne nota biçiminde iç ateşlerini dökerken, tabiattan çok ötelere de uzanırlar, başka kimselerin tanımadığı, bilemediği, uzay bahçelerinin kapılarından geçer, içerlere süzülür ve ufuklarına kanat açarlar. 

Onları izleyebilecek yetenekteki bütün duygulu ve düşünceli yaratıklar, bu defa “sessiz bir tabiatı” dile getirmekte olan, yani ufukları sarıya, morlara ve ateşlere boyayan güneşin doğuşunu ve ayrılışlarını, geceleyin vadilerin ve denizlerin karanlığını nurlu ve esrarlı renklere çeviren ayın kadife ışığını, sonra, insanoğlunun içerisinde esen fırtınaları, sevinçleri, kederleri, birbirinden ayrılan elleri, göz pınarlarından süzülen yaşları, söyleyen, naklen, anlatan bu çalgı seslerini, “bitmesin” istedikleri bir duygu beraberliği ile dinler, bestecileri, gözle görülmeyen bir yolculukta, sonuna kadar izler. 


Yeşil Ev ve Soğukçeşme Sokağı, Sultanahmet
Müziğin, resim sanatında soyutlaşmaya varan çizgi uzantısına benzeyen bir açılıştır bu. 

Dünyanın tadına ve yaşamın bir kıvamına varmış bütün kişiler için, vazgeçilmeyecek ve her şey yitirilse bile onsuz yapılamayacak olan belki en büyük nimet, adına işte böyle, “müzik” dediğimiz (ve özellikle Batı’nın klasikleşmiş müziği), bütün bir iç ve dış dünyanın seslerini toplayan, ve her sanatçının birer ipek kozası gibi kendine özgü ürpertilerle yoğurduğu ve ördüğü, görünmeyen altın teller ve gümüş pırıltılardır. 

Bu sesler hazinelerini algılayabilmek için de, Tanrı vergisi bir duyuş akrabalığı gerek galiba.
Ama duyabilmek kadar, bu çağrıların geldiği yolları “bilmek” de çok gerekli, müzik denilen cennet bahçelerini gezebilmek için.

Türkçemizde sayısı bugüne kadar yeterince artmamış bu “bilmek” kaynaklarından birini, şimdi bu billur ve serin suların isteklisi olabilecek herkese, hem de güzel ve değişik bir kabın içinde sunuyoruz.

Ömrünü müziğin kutsallığına adamış; konuştuğu zaman sesi, kendini dinleten bir yumuşaklık ve tatlılıkta, yazdığında, verdiği bilgiler doğru ve denenmiş bir derinlikte, ama asıl, müziği dinlerken yücelen, incelen ve kendinden geçen bir sanat adamının, Faruk Yener’in kaleminden…



28 Kasım 2012 Çarşamba

Vahşi Doğa Fotoğrafçılığı



Dünyamızı hızla tüketiyoruz. İki kere düşünmeden attığımız her adım, bugünümüzü olduğu kadar yarınımızı ve geleceğimizi etkiliyor. Dünyadaki tüm toplumların, gelişmiş ülkelerin hızında tüketim yapması halinde, üç dünyanın kaynaklarının bile bize yetmeyeceğini sık sık telaffuz ediyor otoriteler.

İnsan nüfusu hızla çoğalıp, yeryüzüne yayılırken, hayvan nüfusu da aynı hızla azalıyor. Denizden karaya, ekvatordan kutuplara, tüm hayvan türlerinin beslenme ve yaşam alanları fakirleşiyor ve daralıyor.

İtalya’daki en prestijli takvimlerden biri olan Epson 2013’e imzasını atan fotoğrafçı Stefano Unterthiner bu alanda uzmanlaşmayı tercih etmiş doğa aşığı bir fotoğrafçı. Çektiği karelerle vahşi hayatın korunmasının öneminin, dünyamızda diğer canlıların da insanlarla eşit yaşam hakkına sahip olduğunun altını çizmek istiyor.

Tarla Sincabı

Söyleşi* (*The Complete Photographer, Tom Ang)
Vahşi hayat fotoğrafçılığında uzmanlaşmanızın özel bir nedeni var mı?
 İlk fotoğraflarımı 17 yaşındayken Valle d’Aosta Alplerinde çekmeye başladım. İlk gerçek tutkum doğaydı, fotoğraf bunun ardından geldi. Fotoğraf çekmek benim için doğa ile iç içe zaman geçirme aracıydı.  

En sevdiğiniz konular hangileri, onlarla olan ilişkinizi biraz anlatır mısınız? Bu alanda uzman mısınız?
Bir projeye başlamadan önce, mümkün olduğu kadar çok bilgi toplarım. Aylarca üzerinde çalıştıktan sonra, hayvanlarla empatik bir ilişki geliştiririm ve onlara saygı duymak için çaba gösteririm. Hayvan “dostlarımın” huzurunu bozmamak, onların iyi olması daima benim önceliğimdir.  

Fotoğrafçılığınızda yenilikçi olmayı başardığınızı düşünüyor musunuz, yoksa üzerinizde geçmiş ustaların gölgesi mi var?
Tarihi ve geçmişteki ustaların işlerini bilmeyi hem gerekli, hem önemli görüyorum. Ancak, onların çalışmalarını bir referans olarak almıyorum, çünkü benim kendime ait bir tarzım ve yolum olmak zorunda. Ben kendi üslubumu, hayvanlar ve onun doğal çevresi arasındaki bağı sergilemek için, konuya göre uyarlamaya çalışıyorum.

Fotoğrafçılığın bir alanında ya da türünde uzmanlaşmak size göre ne kadar önemlidir?
Bu önemlidir. Çok çeşitli şeyler yapabilenlere hayranlık besliyorum, ama onların iyi doğa fotoğrafları çekebildiğine nadiren rastlıyorum. Bu özel bir alandır. Hayvanlara ve doğaya tutku ile bağlanmalı ve konunuz hakkında derinlemesine bilgi edinmelisiniz.

Sizin çalışmalarınızı diğerlerinden ayıran yönler?
Bir konu ve onun çevresi arasındaki ilişkiyi fotoğraflamaktan zevk alıyorum. Bu doğayı koruma ile ilgili de bir mesaj vermeye yardımcı oluyor. Bazen, türleri korumaya odaklanıyoruz, ama onların doğal yaşam çevrelerini, yani habitatı korumaya da ihtiyacımız olduğunu unutuyoruz. Ayrıca geniş açılı lenslerle ifadelerini veya hareketlerini fotoğraflamayı da seviyorum. Geniş açı bakana olayın tam ortasında olduğunu hissettiriyor. Vizör hayvanın dünyasına giriyor.
Bir günün hikayesi

Geliştikçe, ne yönde değiştiniz?
Pek fazla değişmedim. Daha küçükken dağlara çıkar ve bir fotoğrafçı olmayı düşlerdim. Bugün en çok sevdiğim işi yapıyorum. Ama zaman içinde önceliklerim değişti. Şimdi yalnızca iyi fotoğraflar çekmek istemiyorum, aynı zamanda ekolojik temalar üzerine yoğunlaşan hikayeler anlatmak istiyorum. Doğayı koruma konusu üzerinde çalışıyorum, onun kötüye kullanılmasına ve soyu tükenen hayvanlara dikkat çekmek istiyorum. Bugün çalışmalarımın merkezinde doğanın korunması fotoğrafçılığı yer alıyor.
Bir fotoğrafçı olarak gelişiminiz üzerinde en büyük etkiyi ne yarattı?
Özel olarak aklıma gelen bir şey yok. Her gün sahada çalışıyorum, diğer fotoğrafçılarla karşılaşıyorum. Çeşitli akımlar ve gelişmeler görüyorum. Kişiler sürekli bir büyüme, gelişme ve yeni tecrübelere açık olmalıdırlar.

İleride ne ile hatırlanmak isterdiniz?
Doğaya ve hayvanlara duyduğum sevgi ve saygı ile. Bunlar benim çalışmalarım aracılığıyla iletmeye çalıştığım değerler. Doğa güzeldir ve ben bunu diğer kişilere göstermeye çalışıyorum.

Fotoğrafçılık eğitimi aldınız mı?
Ben alaylı bir fotoğrafçıyım, deneme yanılma yoluyla öğrendim, ama zooloji dalında yaptığım doktoranın içimdeki tutkuyu bir işe dönüştürmeye yardımı oldu. Bir doğa fotoğrafçısı olmak için bir dereceye ihtiyacınız yok ama konuyu ve türlerin biyolojisini iyi bilmelisiniz.

Geçen 10 yıl içinde fotoğrafçılık alanında büyük değişiklikler oldu, bu konuda neler söyleyeceksiniz? Bu değişikliklerin size faydası mı oldu, yoksa zararı mı?
Ben memnunum. Dijital fotoğrafçılık ve yeni teknoloji fotoğrafçılara taze bakış açıları ve yeni olasılıklar kazandırdı. Tüm bunlar da yaratıcılık ve yenilikçilik yönünden kazanç oldu.

Fotoğrafçılık dünyayı daha iyi bir yer haline getirebilir mi? Bu sizin yapmaya uğraştığınız bir şey mi?
Fotoğrafçılık dünyayı değiştirmeyebilir ama kişilerin fikirlerini değiştirebilir. Ben çalışmalarımın insanlığı doğaya yaklaştırmasına yardımcı olmasını umuyorum. Daha iyi bir kavrayış, beraberinde saygıyı getirir.
Bir günün hikayesi




Dijital fotoğraf işleme ile aranız nasıl?
Bilgisayar ve bilgisayar programları benim işimin bir parçası. Onlarla çalışırken elimden gelen en iyiyi yapmaya çalışıyorum. Bununla birlikte tüm çalışmam içinde en güç ve sıkıcı kısım diyebilirim.

Her türlü kamera ile çalışabilir misiniz?
Her türlü altyapıdaki kamerayla, ne zaman üretilmiş olursa olsun iyi kareler yakalayabilirim. Bir fotoğrafçı kullandığı aletlerden bağımsız bir “görüş”e sahiptir, ama ben 20 yıldan uzun bir süredir Nikon ile çalışıyorum ve onunla mükemmel bir ilişki kurdum.

Son olarak, çok asık yüzlü bir kapanış yapmamak adına, bize fotoğrafla ilgisi olmasa da en vazgeçilmez objenizi söyleyebilir misiniz?
Seyahat tipi alarmlı saatim. O benim için vazgeçilmez, çünkü şafaktan önce işbaşı yapmam gereken günler oluyor.


***


 
The Story of Stuff

27 Kasım 2012 Salı

22 Kasım 2012 Perşembe

Sonbahar için şiirler…

Müjde, Cahit Sıtkı Tarancı (1948)

Kuşlar haber verdi bana kuşlar
Gelecekte bir şeyler olacak
Gün dilediğimiz gibi doğar
İnsan yüzümüz güler olacak

Neden sonra nehir yatağında
Kurt ininde kuzu otlağında
Dünya dirlik düzenlik çağında
Düşle gerçek beraber olacak

Ressam: Abidin Elderoğlu (1901-1974)
SONG, Christina Rosetti

When I am dead, my dearest,
Sing no sad songs for me;
Plant thou no roses at my head,
Nor shady cypress tree:
Be the green grass above me
With showers and dewdrops wet;
And if thou wilt, remember,
And if thou wilt, forget.
        
I shall not see the shadows,
I shall not feel the rain;
I shall not hear the nightingale
Sing on, as if in pain;
And dreaming through the twilight
That doth not rise nor set,
Haply I may remember,
And haply may forget.






Ekmek ve Yıldızlar, Oktay Rıfat

Ekmek dizimde
Yıldızlar uzakta ta uzakta
Ekmek yiyorum yıldızlara bakarak
Öyle dalmışım ki sormayın
Bazen şaşırıp ekmek yerine
Yıldız yiyorum.

Ressam: Abidin Elderoğlu (1901-1974)

13 Kasım 2012 Salı

ALLAHIN HİKMETİNDEN SUAL OLUNMAZ!




Yalçın Pekşen, üslubu soyadı gibi pek şen olan, değerli ve üretken gazeteci yazarlarımızdan. Darüşşafaka Lisesi’nin ardından, İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitiren Pekşen, 1966 yılında spor muhabiri olarak basın yaşamına atılmış. Uzun yıllar boyunca muhabir, servis ve köşe yazarı olarak Cumhuriyet’te çalışan gazetecinin mesleki başarı yarışmalarında çok sayıda ödülü var. Özünde kişisel bir vicdan meselesi olsa da, Türk tipi siyasetin en sevgili konularından biri olan  din kavramı ile toplum arasındaki sıcak ve zaman zaman çelişkili ilişkiyi şakacı bir dille ele aldığı bir yazısını paylaşıyorum bugün.

İyi okumalar, iyi eğlenceler,


KENDİ İŞİMİZİ ALLAH’A EMANET EDİP,
ALLAH’IN İŞİNİ ÜSTÜMÜZE NEDEN ALDIK*

*The Türkler, Say Yayınları, 2006

Dinler tarihinde çok gerilere gidildiğinde Türkler’in güneşe tapınma ve Şamanizm dönemlerinden geçtikten sonra Müslümanlığı topluca kabul ettikleri görülür. 

Fakat bugün hala din kurallarının tam olarak neler olduğu konusunda anlaşmazlık içindeyiz. Her Allahın günü Diyanet İşleri Başkanlığına veya din adamları ile ilahiyat profesörlerine mektup, telefon ve e-posta göndererek Tanrı’nın buyruklarının neler olduğunu öğrenmeye çalışmaktayız.

Bunun başlıca nedeni Tanrı’nın kutsal kitabımızı Arapça olarak göndermesi ve bizim bu bilgileri kendi dilimizde okumaya yanaşmamamızdır. Hal böyle olunca içerik net olarak anlaşılamamakta, araya giren din adamları ve bazen din bezirgânları farklı yorumlarıyla kargaşayı büyütmektedir. Elbette her şeyi bilen Büyük Allah, bizim içimizden geçenleri anlamakla birlikte, biz onu tam anlamıyla anlayamadık ve emirlerini doğru-dürüst uygulayamadık.

Örneğin kutsal kitabımızın ‘Hırsızlık yapmayacaksın, yolsuzluk yapmayacaksın, kimseyi kandırmayacaksın, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemeyeceksin, komşun aç uyurken sen tok yatmayacaksın, temizlik imandan gelir…” mealindeki emirlerini kös dinledik. 

Bunların hepsini yaptığımız halde ‘Elhamdülillah müslümanız’ diye el açıp dua edince suçlarımızın affedileceğini sandık.

Ve her işimizi bir punduna getirip Allah’a bağlamakta üstümüze yoktur:

İşler nasıl gidiyor?
Allaha şükür.
Ne olacak halimiz?
Allah bilir…
IMF canımızı çıkarıyor.
Allah’ından bulsun…!
Trafik kazaları?
Allah korusun!
Eğitim?
Hafazanallah!
Atatürk ilkeleri?
Atatürkçüyüz, Elhamdülillah!
Peki laiklik?
Fesupanallah!
Bu ülkede irtica hortladı deniyor, ne dersiniz?
Lailaheillallah!..
Asgari ücret?
Allah versin!
Sağlık vaziyetleri?
Allah’a emanet!

Türk'ler Cennete giderse 


Bu dünyada durum böyle olmakla birlikte, öteki dünyada Müslümanların çok rahat edeceği konusunda bazı bilgiler de var. İmam ve Hatip Ali Rıza Demircan ‘İslama Göre Cinsel Hayat’ başlığı altında insanın ağzının suyunu akıtacak bilgiler veriyor. Bu kitaba bakılırsa eğer cehenneme düşmez de, cennete kapağı atabilirsek öteki dünyada işimiz iş…

Şöyle ki:

 “Cennetliklerin en alt derecesine yetmiş iki kadın verilecektir. Dünyada kadınlarla erkeklerin sayısı birbirine eşit gibi olduğuna göre bu durum centte teaddüt-ü zevcat (çok evlilik) olacağını gösterir. Dünyada iki, üç veya daha fazla erkekle evlenmiş kadınların yanı sıra, kocaları da cennete giderlerse, o kadınlara seçim hakkı verilecektir. Onlar da dünyadaki ahlakı en güzel olan eşi seçecektir…

Dünya hayatında genç veya yaşlı ölüp de cennete giren cennetlikler otuz üç yaşına döndürülecektir. Bu yaşın sınırlarını ebediyen aşamayacaklardır.’

Buna karşılık hristiyanlık dünyasında başka görüşler egemendir. Örneğin Papa II. Jean Paul  Vatikan’da yaptığı bir konuşmada

-Cennette seks yok! Orada karı-koca hayatı yaşanmayacak. Çünkü üremeye gerek olmayacak… demişti. 

Cehenneme gelince Papa bu konuda açıklama yapmamıştı. Ne var ki, sözlerinin tersinden cehennemde karı-koca hayatının süreceği anlaşılıyordu. Cehenneme de zaten bu yakışırdı.
Allah’tan bütün bunlar hristiyan aleminin sorunlarıydı. Bizim böyle dertlerimiz yoktu.

Ben bir ara bu konulara takılmış ve Ali Rıza Hoca ile bir röportaj yapmıştım:

Topkapı Sarayı, Din Konulu Minyatür
-         Hocam sizin verdiğiniz rakamlara göre, yemeden içmeden uyumadan, her saat üç kadın… Allahın hikmetinden sual olunmaz, ama bana biraz fazla göründü. Cennetin diğer nimetlerine sıra kalmayacak.

Hoca şu yanıtı vermişti:

-         Efendim, cennette tüm nimetler bolcadır. Bizim bir yanılgımız daha var, o da şu: biz cennet hayatını dünyanın hayat şartları ile değerlendiriyoruz. Mesela cennette bir günde şöyle olacak, dendiği zaman oradaki gün tabiri izafidir (görece). Ve erkekler… Yaşlı ölenler dahi 33 yaşında ve ahiret ölçüsüne göre 60 zira, yani 12 metre falan olacaklar.



Din konusu benim son derece cahil olduğum bir konu olduğu için en iyisi lafı burada kesip bitirmek… 12 metrelik kadınların üçü gidiyor, üçü geliyor. Toplam 725 kadın… Ne yapalım, mecburen katlanacağız!... Çünkü bu yaşamın tek alternatifi var: Cehennem. Cehenemin ne mene bir şey olduğunu ise en iyi biz biliyoruz.

Sabah evden çıkıyor, akşama kadar koşturuyor, akşam evde yüzünden düşen bin parça, 1,5 metrenin altında boyu ve 1,5 metrenin üstünde eninde bir tek hatunla gönül eğlendirmeye çalışıyoruz. Bu durumda en iyisi cennete gitmek tabii...