31 Aralık 2011 Cumartesi

İyi Yıllar...


En dik yokuşlarda bile, Güneş'in sıcaklığını, aydınlığını omzunuzda hissettiğiniz bir yıl olsun.



Fotoğraf: Çeşme Kalesi

29 Aralık 2011 Perşembe

Atatürk Kültür Merkezi 2012 Yılında Sanatseverler ile Buluşacak (mı?)

AKM, Kasım 2011




AÇIKLAMA

TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi

1969 yılında dünyanın dördüncü büyük sanat merkezi olarak hizmete giren Atatürk Kültür Merkezi, Türkiye’de Cumhuriyet döneminin de simge yapılarından biri olarak önem taşıyor.

2005’te ilk kez dönemin Kültür Bakanı Atilla Koç tarafından AKM’nin yıkılması yönündeki planlar dile getirilirken, TMMOB Mimarlar Odası’nın 5 Ekim 2007’deki basın açıklamasında da belirtildiği gibi AKM’nin yıkımı İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi bağlamında oluşturulan yasa tasarısının içerisine ironik bir biçimde sokularak, TBMM Komisyonları’ndan geçmişti. Aynı basın açıklamasıyla Mimarlar Odası kamuoyunu Cumhuriyet’in mekan ve yapılarını korumaya ve günümüz yaşamının ayrılmaz parçaları olarak değerlendirmeye, bununla bağlantılı olarak da AKM yıkımını durdurmak için somut girişimlerde bulunmaya davet etmişti. Kasım 2007'de İstanbul 2 No’lu Koruma Kurulu, aldığı kararla AKM'yi 1. grup kültür varlığı olarak tescil etti. Ardından yapının yenilenmesi için AKBA tarafından Tabanlıoğlu'na proje hazırlatıldı. Meslek örgütlerinin eleştirdiği proje, Kültür-Sen tarafından yargıya taşındı. 9. Bölge İdare Mahkemesi de itirazı haklı bularak projenin yürütmesini durdurdu.

20 Aralık 2009 tarihinde Kültür Bakanlığı, Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve Tabanlıoğlu Mimarlık’tan temsilcilerin bulunduğu toplantıda, AKM’nin rölöve projelerine uygun olarak hazırlanan tamirat ve tadilat projesi üzerinde inceleme ve değerlendirme yapıldı. Bu değerlendirme toplantısı sonucunda; Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından hazırlanmış olan tamirat ve tadilat işleri raporunda belirtildiği şekilde tamirat yapılması, Sakarya Üniversitesi tarafından hazırlanan statik rapor doğrultusunda depreme karşı güçlendirme yapılması, yangın yönetmeliğinin öngördüğü şartlara uygun düzenleme yapılması, ana binanın girişinin sağ tarafındaki bahçede bulunan mevcut tesisat odası genişletilerek binanın ihtiyaç duyduğu havalandırma tesisat ünitelerinin yerleştirileceği bir mekanın toprak altında düzenlenmesi ve mevcut trafo binasının bulunduğu yerde ihtiyaç duyulan kapasiteye göre genişletilmesi konularında anlaşmaya varılmıştı.

Üzerinde uzlaşılan tamirat ve tadilat işleri, kamuoyu tarafından anlaşılamayan nedenlerle başlatılmadı ve Atatürk Kültür Merkezi 2008 yılından bu yana tadilat nedeniyle kapalı olarak bekletildi. Bu nedenle, Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na 29 Kasım 2011 tarihinde bir resmi yazı gönderilerek, 20 Aralık 2009 tarihli anlaşma uyarınca işlem yapılması ve AKM’nde yapılması gereken ve yapılan işlemler hakkında bilgi verilmesi istenmişti.

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan 21 Aralık 2011 tarihinde Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’ne gelen yanıt ise aşağıdaki gibidir;

“İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nin onarımı ile ilgili olarak Bakanlığımız, TMMOB Mimarlar Odası, İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı, AKM Yönetimi ve proje firması arasında yapılan 20.12.2009 tarihli tutanak hususundaki ilgi yazınız incelenmiştir.

Bahse konulu tutanakta mutabakata varılan hususlar dikkate alınarak gerekli hazırlıklar yapılmış olup, 2012 yılı içerisinde, işin ihalesinin yapılarak, İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nin tamirat ve tadilatının tamamlanması planlanmaktadır”

Bu bilgilerin ışığında, AKM'nin "kurtulduğunu" düşünebilir miyiz? Yoksa daha çok mu erken? AKM ile ilgili süreçler, bundan sonra da Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi tarafından takip edilecek ve kamuoyu ile paylaşılacaktır.

TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi

http://www.mimarlarodasi.org.tr/

23 Aralık 2011 Cuma

Pembe Yaşam


Fotoğraf: Ünlü Fransız şarkıcısı Edith Piaf


Osmanlı’dan günümüze dek, ilişkilerimizin en yakın olduğu ülkelerden biri Fransa. 18. ve 19. yüzyılda dünyanın en büyük sömürge imparatorluklarından birini kuran Fransa, aydınlanma hareketinin de beşiği olmuş 1789 yılında. http://tr.wikipedia.org/wiki/Ayd%C4%B1nlanma_%C3%87a%C4%9F%C4%B1

Osmanlı İmparatorluğu’nun Fransa’yla olan ilişkileri de 16. yüzyıldan itibaren daha canlı hale gelmiştir. http://tr.wikipedia.org/wiki/Fransa-T%C3%BCrkiye_ili%C5%9Fkileri Fransız Devrimi’nin yansımaları pek çok ülkede olduğu gibi Osmanlı’da da derin ve kalıcı olmuştur. Siyasi gelenekler, hukuk ve toplumsal alışkanlıklar da kuvvetli Fransız etkilerinin kendini gösterdiği diğer önemli alanlardandır.

Diplomasinin yön verdiği ülkeler arasındaki ilişkiler, insanlar arasındaki ilişkilerle büyük benzerlikler gösterir. Ülkeler de insanlar gibi birbirlerini sever, birbirlerini kıskanır, zayıf noktalarını kullanarak birbirlerini kızdırırlar. Son günlerde Fransa ve Türkiye ilişkileri de böyle sorunlu bir dönemden geçiyor. Siyasi seçimleri kadar, bir pop yıldızına yaraşır özel hayatıyla da gazete sayfalarını kaplayan Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy Türkleri soğukkanlı olmaya davet ediyor. http://zaman.com.tr/haber.do?haberno=1218911&title=fransa-gundemine-turkiye-damgasi

Fotoğraf: Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy ve eşi

Türkiye’nin en hassas olduğu konularından biri söz konusu olduğundan, bu davete olumlu bir karşılık vermek pek kolay gözükmüyor. Yine de geçmişi köklü, büyük bir ülkenin sakinleri olarak, olan bitene Fransız kalmamalı, tarihi okumalı, öğrenmeli, iyi analiz etmeli ve ders alarak bireysel ve ulusal boyutta yapıcı çözümler üretmeliyiz. Ne ülkeler, ne de bireyler olarak durmadan aynı hataları tekrar etmemeliyiz.

Hayatın tezatlarıyla, inişleri ve çıkışlarıyla var olduğunu herkes gibi ben de gayet iyi biliyorum, ama yine de durup düşünmeden edemiyorum. Savaşlar, kavgalar, açlıklar, özlemler olmasa, hayat bir gül kadar güzel olmaz mıydı?


La Vie en Rose, Gülriz Sururi (Edith Piaf’ın hayatını anlatan Kaldırım Serçesi oyunundan)


17 Aralık 2011 Cumartesi

Düşler Denizi, Akdeniz

Fotoğraf: Anonim

Düşler Denizi, Akdeniz

"İnsanın kucaklaşması, sevgisi anlatılırken Akdeniz aklıma geldi. Akdeniz büyüktü, bizden bir denizdi. Kucak açmayı bu adla anlatmak istedim. Sevgiyi ve kucaklaşmayı anlatırken bir kadının bütünlüğünden yararlanmak istedim."


1980 yılında Yapı Kredi’nin siparişi üzerine yapılan ve kanımca dünyadaki en güzel deniz heykellerinden biri olan “Akdeniz Heykeli”nin yaratıcısı İlhan Koman böyle anlatıyor eserini. Yaratıcısına 1981 yılında ‘Sedat Simavi Vakfı Görsel Sanatlar Ödülü’nü de kazandıran bu özgün eser, şehrin en hareketli kavşaklarından biri olan Zincirlikuyu’da; önünden geçerek okuluna, işine giden, uzun yolculuklara çıkan İstanbulluları iyi dilekleriyle, sessizce uğurladı yıllar boyunca.

Fotoğraf: Anonim

Edirne’de, 1921 yılında dünyaya gelen İlhan Koman, heykel eğitimini Güzel Sanatlar Fakültesi’nde aldı. 1958 yılına kadar İstanbul’da yaşayan Koman, aynı yıl İsveç’e yerleşerek çalışmalarına bu ülkede devam etti. http://www.koman.org/main/in_frame_cv.htm

1967 yılında Stokholm Uygulamalı Sanatlar Yüksek Okulu'na öğretim üyesi olarak kabul edilen Koman’ın aynı dönemde yeni geometrik türevler ve yel değirmenleri gibi bilimsel buluşları tescillendi. Anıtkabir merdivenlerinin sağ kanadındaki rölyefler de İlhan Koman’ın günümüzde görülebilen eserlerinden biridir.

Koman’ın Stokholm’de, 20 yıl boyunca evi ve atölyesi olarak kullandığı 105 yıllık Hulda isimli teknesi 2007 yılında bir yüzen kültür merkezine dönüştürüldü. 2010 yılına İstanbul’daki ilk durağından yola çıkan gemi, Hulda Festivali adıyla, sınırları aşarak, sanata ve bilime yaptığı ilgi çekici yolculuğuna devam etmekte. http://www.huldafestival.org/Home

Yazımızı noktalarken, İlhan Koman’ın sanat hakkındaki görüşleriyle baş başa bırakalım sizi.

“Bir nesnenin sanat olması için, has, öz, gerçek olması gerekir. Sanatta tek ölçü budur. Sanatın kopya, özenti, taklit olmayan, kendi kendine bir olay olması gerekir. Bu, küçük veya büyük de olur, obje de eşya da olur, figüratif veya non-figüratif de olur. Bütün sorun tek ve gerçek olmasıdır... Aslında sanat, bence insanın bilinmeyene doğru çıktığı bir serüvendir. Sanatçı, devamlı kendisini yenileyebilmelidir."

12 Aralık 2011 Pazartesi

Yeni yıl ve yeni başlangıçlar


İllüstrasyon: Sir John Tenniel, Alice Harikalar Ülkesinde

Hayatınızdaki en değerli şeyler nedir diye sorsaydım, ne yanıtlar alırdım acaba? Çocuğum, ailem, sağlığım, işim, arkadaşlarım… Listenin ilk sırasındakiler değişmiyor. Ancak bu listeye gözle görülemeyen, elle tutulamayan çok kıymetli bir şeyi eklemeyi unutuyoruz çoğunlukla. Zamanı. Zaman hayatımızdaki en değerli şeylerden biri, belki de birincisi. Hızla geçen, asla geri gelmeyen ve her gün, herkese eşit olarak dağıtılan tek kaynak.

İnsanoğlu zamanı durduramasa da, kayıt altına almak için çeşitli yöntemlere başvurmuş tarih boyunca. Güneş ve ay takvimleri bunların başında geliyor. http://tr.wikipedia.org/wiki/Takvim Yılları kayıt altına almayı başaran insan, eski yıldan, yeni yıla geçişi kutlamak için de bir dizi ritüel icat etmiş. Eskiye veda ederken, yeninin selamlandığı ve bu ritüellerin yaşandığı geçiş günü, antik toplumların pek çoğunda, tabiatın uyandığı bahar aylarına rastlasa da, modern zamanların Batı merkezli toplumlarında en yaygın kutlama günü 31 Aralık.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Y%C4%B1lba%C5%9F%C4%B1

Fotoğraf: Anonim, Güneş saati, İngiltere

Ve işte bu yıl da, bir 31 Aralık daha kapının eşiğinde sırasını bekliyor, dünya sahnesinde yerini almak, alkışlanmak için, sessizce. Bu özel gün yaklaştıkça, alışveriş merkezleri, televizyon reklamları, dergiler; içi boşalmış bir eğlenme ve hediyeleşme kültürüne ilişkin mesaj bombardımanına tutuyorlar bizi, günün anlam ve önemini hatırlatmak için.

Oysa ki, yeni kavramını ele aldığımızda, bunun içinde daha farklı ve önemli zenginlikler sakladığını görüyoruz. O güne kadar düşünülmemiş olanları düşünmek, söylenmemiş olanları söylemek, yapılmamış olanları yapmak gibi. Unutmayalım, insan demek, öğrenmek demek, öğrenmek demek, doğası gereği, alışkanlıklar geliştirmek demek, alışkanlıklar demek, kimi zaman sürdürülmesi gereken güzellikler, kimi zaman benliğe zarar veren monotonluklar demek. Ve yeni yıl demek, köhnemiş olumsuz alışkanlıkları artık bir kenara bırakmak demek. Bu olumsuzlukların üstüne yürürken, korkusuz olmak değil, paçamıza yapışan korkulara rağmen, bilgi, sevgi ve istekle, doğru olan yolda kararlılıkla, inançla ilerlemek demek.

Yeni yılda, böylesine bir değişim ve dönüşüm için gerekli olan gücü önce içinizde sonra da dış dünyanın sunduğu güzelliklerde bulabilmeniz dileğiyle…

9 Aralık 2011 Cuma

SANATSEVER OLMAK YA DA OLMAMAK, İŞTE BÜTÜN MESELE BURADA…

19 Eylül 2011 tarihli yazı


Fotoğraf: Ünlü İngiliz aktör Laurence Olivier, Hamlet

Sanat duygusu insanın özünden doğan, kendini ifade etmeye zorlayan, dizginlenemeyen bir dürtü diye bitirmiştik geçen hafta sözlerimizi. Her birimizin içinde saklı olan sanat duygusunu nasıl ortaya çıkarıp işleriz diye sormuştuk. Bu hafta bu sorunun yanıtları üzerinde konuşacağız.

Müze gezmeyi sevenlerin dikkatini çekmiştir, en eski çağlarda bile insanın doğayı kendi bilinç süzgecinden geçirip, yeniden yaratmasıyla ortaya çıkan sanat ürünleri mevcut. Mağara duvarlarına çizilen resimler, fildişi heykelcikler, cam işleri, takılar bunların ilk örnekleri. O dönemde sanatla (tek ve benzersiz bir ürün ortaya çıkarma çabası) zanaatın (el ustalığını ön planda tutarak daha çok işlevsel ürünler ortaya çıkarma faaliyeti) birbirine yakın ve toplumla iç içe olduğu söylenebilir.

Fotoğraf: Fildişi figürin, kadın tanrıça, Kültepe, M.Ö. 1800-1700, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Toplumsal yapının yerleşik hale gelmesi, mülkiyet düzeninin kurulması sanatın da yerinin ve öneminin değişmesine neden oldu. Başlangıçta toplumun doğal bir parçasıyken, değişen koşullar yüzünden sanat toplumdan koparak önce hükümdarların, cemiyetlerin, din kurumlarının ve günümüzde de geniş sermayeyi elinde bulunduran ticari kuruluşların ve devletlerin kültür politikalarının şemsiyesi altında yaşamını sürdürdü. Bu gelişmeler çeşitli sanat dallarında (mimari, heykel, duvar resimleri) olağanüstü görkemli eserler verilmesini sağladıysa da, gerçek sanatçıların bağımsız çalışma ihtiyacı ile çelişen üretim baskılarının ortaya çıkmasına neden oldu.

Sanatın yaşaması, ilerlemesi için sanatçıların ürettiği eserleri anlayan, yorumlayan, bağrına basan bir sanatsever kitlesi de vazgeçilmez. Bu noktada sanatsever nedir sorusunu bir kez daha sormak gerekiyor. Sözlükler Sanatseveri, sanatı seven, koruyan, yaşatan kimse olarak tanımlıyor. Sanatın kendimizi ifade etme dürtüsü olduğuna değinmiştik, öyleyse sanatı sevmek, korumak ve yaşatmak, özümüzü sevmek, korumak ve yaşatmakla eş anlamlı hale geliyor.

Özellikle büyük şehirlerdeki hızlı yaşantının etkisiyle giderek birbirlerine ve kendine yabancılaşan bireyleri yeniden benliğine, iç sesine kavuşturmak; hayata, doğaya, dünya işlerine daha tarafsız ve eleştirel gözlerle bakmalarını sağlamak için sanat çok değerli bir araç ve ilaç oluyor. Bu noktadan bakıldığında yaşamı dolu dolu ve kendini aldatmadan yaşamak isteyen her birey için sanatsever olmak büyük önem taşıyor.

Internet teknolojisi kişilere bölgesinde veya dünyadaki sanat faaliyetleri konusunda bilgilenmek ve bunlara katılmak için sayısız fırsatlar sunuyor. Internetten yayın yapan sanat sitelerine birkaç örnek: http://www.ekavart.tv/ * http://www.kulturvesanat.tv/ * http://sanart.tv/ * http://www.akademiart.tv/ * http://www.yoyom.tv/

Daha detaylı bilgileri araştırmak gerçek ve meraklı bir sanatseverin görevi oluyor; herkese iyi araştırmalar…

6 Aralık 2011 Salı

Neden yaktınız? Nasıl kıydınız? Siz insan mısınız?


Ateşin keşfi, onu kontrol altına alıp, ondan faydalanma becerisi, insanlık tarihinin en önemli buluşlarından biridir. Her uygarlık, yaşadığı bölgenin koşullarına göre, farklı yöntemlere başvurarak elde etmiştir ateşi. Eski çağ insanının taptığı dört kutsal elementten biridir aynı zamanda ateş; dans eden parlak alevleriyle bakanı adeta hipnotize eden, içini ısıtan ve dikkat etmez de fazla yaklaşırsa canını yakan. Çocuklar da büyüdüklerini bir kutu kibrite kaçamak bakışlarla uzanarak kanıtlamazlar mı dünyaya?

Çocukların ellerinden tehlikeli bulup da, köşe bucak kaçırdığımız bu ateş, güvenip de emanet ettiğimiz yetişkinlerin elinde ölümcül bir silaha dönüştü yakın tarihimizde. 2 Temmuz 1993 günü Sıvas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal şenliklerinde çıkan olaylar neticesinde 35 şair, düşünür, sanatçı yangın ve dumandan can verdi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Sivas_Katliam%C4%B1

Can Dündar, Sıvas Katliamı, Belgesel, 42 dakika. http://youtu.be/rMpA-qFmOOE

1993 Temmuz'unda yaşanan yaz sıcağını daha da kavurucu hale getiren ölüm ateşi tüm vicdanlı, duyarlı yüreklere bir kıvılcım sıçrattı, o günden beri kor ateş gibi sönmeyen, küllenmeyen. Son haftalarda önemli bir gelişme oldu, bu kor ateşi rüzgarıyla harlandıran. Bir insanlık suçu sayılan, Sıvas davasında zamanaşımı konusunun gündeme gelmesi.

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=19394545

Yakın tarihimizin bu utanç sayfasında olan biteni, okuyarak, öğrenerek, unutmayarak, bilmeyenlere anlatarak ve resmi mercilere “insanlık suçlarında zamanaşımı olamayacağı” konusunda görüşlerimizi bildirerek, vicdanlı ve sorumlu bireylere yakışır, uygar bir tepki ortaya koyabiliriz.

http://www.haberturk.com/polemik/haber/694228-sivas-davasinda-tarihi-donemec

http://www.toplumsalbellekplatformu.com/default1.asp?l=tr&kid=2&lid=1

O günlerin arşivlerini karıştırırken, en baştaki üç soru canlanıp da ayaklanmışcasına deviniyorlar aklımın dar odalarında. Bir duvardan diğerine, bir kapıdan öbürüne huzursuz bir telaşla, çarpa çarpa ilerlerken, bu dünyada belki de asla kavuşamayacakları yanıtlarını arıyorlar çaresizce.

Neden yaktınız? Nasıl kıydınız? Siz insan mısınız?

4 Aralık 2011 Pazar

Dengeyi koruyabilmek…


"Sona ermeyen, kesintisiz sürüp giden şeyler beni çekiyor. Zaman kavramı yok kafamda.

Belki de insan sevgisine inandığım için. Çünkü insan bitmezse, zaman da bitmez" diyor Alev Ebuzziya.


Fotoğraf: galeriebesson.co.uk


Özünü topraktan alan, insanoğlunun hünerli ellerinde şekilden şekilde giren, suyla, ateşle can dostu, başlangıç tarihi insanlıkla eş bir dal seramik sanatı. Anadolu’daki erken dönem Türk seramik sanatından http://www.motiftr.com/L/TR/mid/162/ bugüne kalan örnekler, sanatın gelişkinliği ile ilgili büyük ölçüde fikir vermeye yetse de, sayıları oldukça sınırlı. Osmanlı döneminde üretilen eserler ise, uygulama alanları, teknikler ve desenler yönünden büyük zenginlikler ortaya koyuyor. http://www.infoankara.net/kultur-sanat/genel-kultur/980-seramik-sanati-.html


Bu köklü ve zengin mirasın üzerinde yükselen çağdaş seramik sanatı ise özellikle Cumhuriyetle beraber büyük ivme kazanmış, birbirinden değerli sanatçılar yalnız Türkiye’de değil, dünya sahnesinde de kendilerine sağlam birer yer edinmişlerdir. Alev Ebüzziya da bu sanatçılar arasında özgün tarzıyla en en önde gelen isimlerden biridir.


İstanbul’da dünyaya gelen Alev Ebüzziya, İngiltere’de tamamladığı ortaöğretiminin ardından, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde iki yıl boyunca Füreya Koral’dan özel öğrenci statüsünde eğitim aldı. Sonraki yıllarda sırasıyla, Almanya’da Höhr-Grenzhausen, İstanbul’da Eczacıbaşı seramik fabrikaları ve Danimarka’da Danimarka Kraliyet Porselen Fabrikaları’nda tasarımcı olarak çalıştı. Sanatçının eserleri 1960’lı yıllardan itibaren Kopenhag, Londra, Paris, New York başta olmak üzere, dünyanın dört bir yanında süreli ve daimi olarak sergilenmektedir. http://tr.wikipedia.org/wiki/Alev_Ebuzziya

http://www.hurriyet.com.tr/cumartesi/4442430.asp


Fotoğraf: galeriebesson.co.uk


Sanatçı özellikle, sade bir form arayışıyla ortaya çıkardığı, yüksek bir el becerisi gerektiren, yumurta kabuğu inceliğinde, çaplarına oranla çok küçük bir tabana oturan ve adeta havada duruyormuş hissi veren çanaklarıyla, seramik sanatına dikkat çekici bir yenilik getirmiştir. Ebüzziya, uzun yıllar boyunca sır rengi olarak İstanbul Boğazı’nın turkuazı ve mavisini tercih etse de, son yıllardaki eserlerinde yeni renk denemeleri de göze çarpmaktadır. http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/173546.asp

http://www.sosyalistarsiv.com/seramik/3646-alev-ebuzziya-1938-istanbul.html


Ülkemizde eserleri Ankara Devlet ve Resim Heykel Müzesi’nde yer alan Ebüzziya, sanatsal çalışmalarının yanı sıra yurtiçi ve yurtdışında farklı kuruluşlar için endüstriyel tasarımlarına devam etmektedir.


Güzel ülkemizin fırtınalı rüzgarlarına, içimizdeki dengeyle karşılık vermeye çalışırken, aradığımız ilhamı Ebüzziya’nın uçan çanaklarında bulmak mümkün gözüküyor.